ATEŞ

ATEŞ (4)
7 Mart 2012, 22:33
ATEŞ.

ATEŞ

Başlığın, ortak dört harf dışında, soy adımla hiç bir ilgisi yoktur.

Bu, dört harfden oluşan kelime, hafızamda başka çağrışımlar yaptı.

İzninizle paylaşıyorum:

Ateş ;insanoğlunun varoluşundan bu yana, insanlık tarihinde özel bir yere sahip olmuştur.

Bu konuda tarih dersine de girmeyeceğim.

Hemen sadede geliyorum.

Çocukluğumuzda-en azından benim yaşadığım coğrafyada - ateşle, mevsimine göre farklı biçimlerde ama çok sıkı
yaşanmışlıklarımız oldu.

Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım Burdur'da geçti.

O yılları paylaştığımız dostlarım beni çok daha iyi anlayacaklardır.

Hani, Coğrafya derslerinde "Yazları kurak ve sıcak, kışlar'ı soğuk ve yağmurlu." Diye bize öğretilen orta anadolu iklim coğrafyasının bire bir yaşandığı, bu tanımın tipik örneği bir Anadolu şehriydi Burdur.

Hadi, kuzeyindeki Afyon ilimizi, güney - güney doğusundaki Isparta'yı, batısındaki Denizli illerini geçtik.

O güzelim Toroslar'ı (Çeltikçi Beli'ni) o gün şartları'nda bile birkaç saat'te aşıp ulaştığımız Antalya'ya bu kadar yakın bir coğrafyanın kışları nasıl bu kadar acımasız olabilir?

Bu iki komşu ili birbirinden bu kadar farklı kılan nasıl bir olgudur?

Bir sıra dağlar kütlesinin, bir yakasından öte tarafına geçmek insan yaşamında bu kadar çok büyük farklar yaratabilir mi?
(yaratabiliyor.)

Araları'ndaki o güzelim doğal oluşum, nasıl olur da bu iki coğrafyayı birbirinden bu kadar acımasız ayırır.
Ayırmış işte.

Bugün.
Her ortam'da "Eski kışlar yok" diyoruz.

Doğru.

Hani edebi olsun diye bu kelimeyi kullanmıyorum. Ama gerçekten, zemheri kışlar yaşıyorduk.

Yoksul değildik.
Varsıl? hiç değildik.

Çoğul ifade kullanırken sadece çekirdek ailemi kastetmiyorum.

Yakın çevremizdeki aileler, tanıdıklarımız, tanımadıklarımız yaşadığımız dönemde çevremizdeki çok büyük bir kesim, hep aynı koşullarda yaşıyorduk.

Evlerimizdeki perdelik kumaşlardan, divan örtülerine;

Kare çizgili pantolonlarımızdan, ayakkabılarımıza...

Köylümüzün, mevsimine göre pazara getirdiği ve evlerimizdeki divan altlarında stoklanan sebze ve meyveye kadar,

Üç aşağı, beş yukarı aynı standartlar geçerliydi hayatımızda.

Bir diğer ortak noktamız daha vardı.
Kış ayları, acımasız ayaz ve evlerimizdeki sobalarımız.

Dikkatinizi çekerim, kaloriferden söz etmiyorum.

Bizim çocukluğumuzda, gerçekten çok az evde ve beyaz perdedeki filmlerinde vardı kalorifer.

-Geçmişe tapınma, bu arada sobaya dönme özlemi değildir bu deneme.

Genellikle o günlerde, sadece evin ortak alanında ki, bugün ki gibi salon değil, oturma odasıydı bu ortak alan bulunurdu sobalarımız.

Çünkü salon denilen o mekan annelerimizin aylık -gün diye tabir edilen -toplanma ritüelleri'ne ve evin çok özel misafirlerine açılan, onun dışında neredeyse girilmesi yasak olan bir mekandı.

Soba'da kullanılan yakıt cinsine göre (ilk çocukluk zamanlarımızda odun, ilerleyen dönemde kömür) evimizin/apartmanımızın kömürlüğünden - odunsa kucakta, kömürse tabanından yukarıya doğru daralan huniyi andıran, bugünkü saplı mangal ateşleme bacalarından daha büyük profilde aparatlarla - günde en az iki kez, genelde biz evin çocuklarının yüklendiği servislerle sağlanırdı ısınma.

Günün ilk ateşini genellikle anneler yakardı.

Eğer Hafta içi ise,

Sabahleyin, akşamdan kalan soba içindeki, uykuya yatan ateş korunun üzerine konulan yeni takviyelerle evin diğer canlıları gibi, soba da uyandırılır ve ortak mekanımızı ısıtırdı.

Bu ısınma sürecinde, biz okula gidecek çocuklar günün yoğunluğuna göre okumamız gereken derslerimiz varsa yataklarımızdan çıkmadan, yorganlarımızın altında son tekrarlarımızı yapar, "soba yandı" günlük seslenişiyle sobanın en yakınındaki mekanlarımızda (koltuk, yer şiltesi vb.) yerlerimizi alırdık.

Gün içinde,sobanın ateşi ve odun-kömür idareli kullanılır,ailenin bir araya geldiği akşam saatlerinde sobanın ikinci uyanışı yaşanırdı.

Pazar günleri, geç kalkıldığı için, o günkü deyimiyle "soba ölmüş " olurdu (aslında ölen sobanın ateşiydi) ve tekrar canlı ateşle tanıştırılması ve ortak mekanın ısınması süreci biraz daha ızdıraplı ve uzun bir zaman alırdı.

Banyolarımızda da alttan odun takviyeli, üstü su kazanı ince uzun özel sobalarımız vardı.

Pazar günleri bu soba hemen her evde yanar ve minik, hamam tarzı dibekli banyolarımızla - içeri giriş ve çıkışı zamanları özellikle annelerimiz tarafından denetlenen - bir haftalık temizlenme şölenimiz olurdu.

Kış mevsiminde, soba yanan ve evin ortak kullanım alanı olan salon veya oturma odasından tuvalet, mutfak gibi evin diğer mekanlarına çıktığınızda dışardaki soğuğa göre evin içinde abartısız 10'larla dereceye ulaşan ısı farkı olan mekanlara geçerdik o en büyüğü 120 m2 lik yaşam alanlarımızda.

Evin içinde yanan ateş, kış aylarımızın yaşam kaynağı idi.

Doğaldır ki onunla ısınırdık.

Bunun dışında, günlük süt o sobanın üzerinde kaynar, mayaladığımız süt sarılıp sarmalanıp onun yanında yoğurt olmaya yatırılır, sabah kahvaltılarının olmazsa olmazları kızarmış ekmekler bu sobalar üzerinde kızartılır (ve bazen unutularak yakılır) üzerlerine sana yağı veya Burdur'un o güzel manda tereyağı sürülür, bir gün önceden kalan yemekler yine bu soba üzerinde ısıtılarak sofraya sunulurdu.

Evlerimizin mevsimsel doğal oda spreyleri olan, portakal ve limon kabukları da yine bu canlı ateş sobalarımız üzerine konularak, rahiyalarını bizlere sunarlardı.

Cumartesi akşamları sinemaya giderdik, ilerleyen yaşlarımızda.

Ben her zamanki gibi abimin yükü, Hakan Kayı abim, Ayhan Arısoy, Ibrahim Haldun Gürcan, Erkan Kınay ve adlarını burada sayamadığım daha bir çok büyüğümle.

Hele Zafer sineması ise gittiğimiz.

Birkaç sokak çöp bidonunundan bozma sobada yakılan odunla ısınırdı o eski kliseden kalma sinema.

Bazen sobalara atılan odunların kızarttığı bu büyük sobaların kızıllığı, perdedeki sihri gölgede bırakırdı.

Ama ateş deyince aklımda kalan en güzel anılar.

13 yaşındaymışım.

Cumhuriyetin 50'nci yılı için Burdur Cumhuriyet Meydanı'na alttan gaz kaynaklı büyük bir meşale yapıldı.

Montajı'ndan itibaren bayrama ve hatta aklımda kaldığı kadar bayram sonrasına da sarkan süreçte, her gece meşale canlı ateşle yanıyordu.

Neredeyse her akşam ama özellikle hafta sonları, Burdur'un o ayaz gecelerinde abimin sevgili arkadaşları ( benim sevgili) abilerimle o ayazda bu meşalenin altında meydandaki havuz başında yaşadığımız paylaşımları unutamıyorum.

Havuz başında o soğukta oynanan sessiz sinemalar, hep bir ağızdan söylenen şarkı ve marşlar mı, o meşale mi? yoksa içimizdeki Cumhuriyet Ateşi miydi bizleri ısıtan?

İnanın cevabını şu anda bilmiyorum.

Sobalar yok artık.

Doğaldır.

Evlerimizde canlı ateş görmüyor çocuklarımız (doğalgaz kaynaklı ocaklar hariç)

Varsın görmesinler.

Olsun demiyorum.

Soğuk sabahlara kalkmasınlar, bizim gibi.

Ama:

İlk ateşi kimin yaktığını ve nasıl zor koşullarda yakıldığını unutmasınlar, unutturmayalım.

Yorgan altında ders de çalışma gereği duymasınlar..

Ama onlara bir ateşi hep hatırlatalım.

ATEŞ

Kalbimizdeki Cumhuriyet ateşini söndürmeyelim dostlarım.

Ve bu ateşin her sabah nasıl tazeleneceğinin yöntemini öğretelim en azından onlara.

Bu ateş sönerse;

Pazar günü yeniden yakılan bir soba'nın ateşine harcadığımız emekle Canlanmaz - Canlanamaz - bu ateş.

Sevgiyle kalın sevgli dostlarım.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ayhan Ateş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Burdur Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Burdur Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Burdur Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Burdur Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

01

Nusret K. Fisher - Kaleminize sağlık dostum ?? Yine cok güzel bir yazı & hellip;

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 28 Ocak 09:15