Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Anasayfa Çamın Kanı Bu haber 922 kez okundu.
Haber Girişi: 23.06.2021 - 17:55, Güncelleme: 23.06.2021 - 18:04

Çamın Kanı

 

Çamın Kanı

Araştırmacı Yazar Abdurrahman Ekinci Mehmet Kundakçı ile birlikte, ‘Çamın Kanı’ adlı bir belgesel çekimi için senaryo yazdı.
Çamın Kanı belgeseli çekimi için pandemi koşullarının getirdiği kısıtlamaların sona ermesi bekleniyor. Çamın Kanı adlı senaryoda çam ağacının ormanlarımız için önemi, çam akması olarak bilinen (kürke,sorguç)  çamın özsuyunun elde ediliş yöntemi, akmanın kullanım alanları, tahtacılar tarafından çamların kesilişi, kabuğunun soyuluşu, kamyonlara yüklenip orman deposuna taşınıp indirilişi; bir efsaneden yola çıkılarak anlatılıyor. Belgeselin senaryosu Burdur Kayış Köyü Çamdağı Bucak, Balıkesir kazdağları, Denizli Beyağaç Sandıraz dağlarındaki ormanları anlatıyor. Çekimlerde bu bölgelerdeki ormanlarda yapılacak. Yönetmenliğini Mehmet Kundakçı ve Abdurrahman Ekinci’nin yapacağı Çamın Kanı Belgeseli çekimlerinin  yolu açık olsun... ÇAMIN KANI YÖNETMEN: MEHMET  KUNDAKÇI   -  ABDURRAHMAN EKİNCİ YAYIN İNCELEME- OLAY ÖRGÜ -İÇERİK DANIŞMANI KOMİSYONU Prof. Dr. MEHMET NACİ ÖNAL: MUĞLA SITKI KOÇMAN ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ Prof. Dr. NECATİ  DEMİR: ANKARA GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ Prof. Dr. FUAT BOZKURT: AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ SİNOPSİS Çamın kanı, bir efsane ile başlıyor. “Anadolu’yu yurt ederken, bir pirin yolu bir Tahtacı obasına düşer. Tahtacılar çamları kesmişler perişan etmişlerdir. Pir: “Yörükler keçileri koyunları,  siz baltalarınızla dağları yok ediyorsunuz diye çıkışır. Çok sert davranır. Bu harekete kızan tahtacı gençleri: “piri öldürelim derler”. Pir ellerini havaya kaldırarak: “yarabbi koru kolla beni” der. Bu arada da: “ya çam sen de koru beni” der. Çam yarılır piri içine alır ve korur. Gençler öfke ile çamı keser ve bölme yaparlar. Her bölme yapılan yerden, kan fışkırır.” İşte pirin kanı efsaneye göre çamın reçinesi olarak yaşar. Çamın reçinesinin elde edilme aşamaları ve reçinenin kullanım alanları bu belgeselin konusudur. BİRİNCİ BÖLÜM Sahne 1  (PİR) ORMAN/Dış/Gün Pir dağdan ağır adımlarla iner .Sisli ve gizemli bir hava, dağ çam ağaçlarıyla kaplıdır. Pir “Çamın Kanı” efsanesini anlatır. Pir efsaneyi anlatırken zaman zaman çam ağaçlarıyla kaplı orman gösterilir. “Türkler Anadolu’yu yurt ederken, bir pirin yolu bir Tahtacı obasına düşer. Tahtacılar çamları kesmişler perişan etmişlerdir. Pir: “Yörükler keçileri koyunları, siz baltalarınızla dağları yok ediyorsunuz diye çıkışır. Çok sert davranır. Bu harekete kızan tahtacı gençleri: “piri öldürelim derler”. Pir ellerini havaya kaldırarak: “yarabbi koru kolla beni” der. Bu arada da: “ya çam sen de koru beni” der. Çam yarılır piri içine alır ve korur. Gençler öfke ile çamı keser ve bölme yaparlar. Her bölme yapılan yerden kan fışkırır.” Kararma SAHNE 2 KÖY/Dış/Gün Dağın yamacında kurulu olan bir köy. Geçimlerini ormana bağlı sürdürüyorlar. Sabah erken vakitler. Evlerin bacalarından dumanlar tütmektedir.Toprak bir yol görülmektedir. Camiden sela sesi gelir. Köylü davul zurna eşliğinde ormana doğru yola çıkar. Kararma Sahne 3 (ÇAM KESME) ORMAN/DIŞ/GÜN (MEHMET, AHMET, MUHİP, MUSA) Orman çalışanı Mehmet, benzinli ağaç kesim motoru ile orman idaresinin kesilmesi için tespit ettiği büyük bir çam ağacını keser. Mehmet çamı kesip yıktıktan  sonra dallarını budarken Ahmet de kesilen tomrukları traktörün arkasına zincir ile bağlayarak dağdan düz bir alana indirir. Burada öncelikle tomruklar istenen ölçülere göre kesilir. Boylarına göre kesilen tomrukların  kabukları Muhip ve Musa tarafından soyulur. Sahne 4 DİNLENME ALANI/DIŞ/GÜN (MEHMET, AHMET, MUHİP, MUSA, SÜLEYMAN, SÜLEYMAN’IN EŞİ VE OĞLU) İşçilerin yaşadığı naylon ile kaplanmış, derme çatma kulübenin çevresi , içi , yemeklik malzemeleri ve plastik bir boru ile gelen suyun altında soğuyan yoğurt, içecek vs. gösterilir. Çamdan kesilen bir sehpanın üstüne öğle yemeği için hazırlanan domates, biber, salatalık, çaydanlık,peynir vs. konulur. Süleyman çevrelediği taşların arasında yaktığı bir ateşin üstünde tavuk ızgara yapar. Patlıcan közlenir, patates haşlanır, domatesler söğüş yapılır ve çay eşliğinde yenir. Yemekten sonra bir yandan çay içilirken bir yandan da sohbet edilir. Kararma Sahne 5 (ODUN İNDİRME) ORMAN/DIŞ/GÜN (İBRAHİM,İSMAİL) Kesilen çamların kereste olmaya elverişsiz dalları odun olarak satılmak üzere kesilerek hazırlanır. Ancak odunları herhangi bir araçla indirmek mümkün olmadığı için elle atılarak y ola kadar indirmek gerekir. İbrahim ve İsmail odunları yukardan atmaya başlar.  İsmail susayınca bezden yapılan siyah bir çantaya konulan su kabından su içer ve suyu İbrahim’e uzatır. İbo, iç bakalım. Bura dağ başı İbrahim İsmail’in verdiği su kabından su içer ve odun atmaya devam ederler. Bir süre çalıştıktan sonra İbrahim: Fakirliğin gözü kör olsun. Bizi dağlara çıkardı İsmail: Odunlar yaklaşık beşyüz metre yukardan silkiliyor. Bulunduğumuz noktadan da üçyüz metre sonra ana yola inecek. Günlük burdan silkebildiğimiz odun can çatlasın beş altı ster. Kararma Sahne 6 ORMAN/DIŞ/GÜN Ormandaki küçüklü büyüklü dereciklerden akan sular gösterilir. Sahne 7  (KERESTE YÜKLEME) ORMAN/DIŞ/GÜN (SÜLEYMAN,VEYSEL,AHMET) Dağdan sürüklenerek indirilen keresteler, orman deposuna götürülmek üzere kamyona  tek tek yüklenir. Yükleme işini, önüne çene şeklinde bir aparat takılan iş makinesini  kullanan Süleyman yapar. Bu arada kamyonun üzerinde olan Ahmet, Süleyman’ı yönlendirerek yardımcı olur. Yüklenen kamyon şoför Veysel tarafından tozlu bir orman yolundan kerestelerin depolandığı alana getirilir. Kararma Sahne 8 (KAMYONUN BOŞALTILMASI) KERESTE DEPOSU/DIŞ/GÜN (AHMET, VEYSEL VE AHMET’İN OĞLU) Kereste deposuna getirilen kamyondaki keresteler Ahmet ve oğlu tarafından tek tek itilerek, çekilerek ve yuvarlayarak kamyondan indirilir. Kararma Sahne 9 (DİNLENME ZAMANI) ORMAN/DIŞ/GÜN (SÜLEYMAN YILMAZ, EŞİ,OĞLU) Süleyman Yılmaz’ın oniki yaşındaki oğlu ormandaki yaşamlarından bahseder: Biz burada kesim zamanında çalışıyoruz. Sonra köyümüze gidip acık dinleniyoruz. Banyo yapıp elbiselerimizi değiştiriyoruz.     En fazla iki gün köyümüzde kalıyoruz. Tekrar buraya geliyoruz. Gelince sabah yedide kalkıyoruz. Ben burada doğdum. Doğum yeri Denizli. Ahmet diye kardeşim var. Ortanca kardeşim. Bir de kız kardeşim var. Onlar Kale’de doğdu. Burada babalarımız çalışır, kepçe kullanırlar. Ben kepçe kullanmasını bilmiyorum. Kullanasım yok. Bir gün benim başıma bir olay geldi.    İki tomruğun arasında duruyordum. Ayakkabım tomruğun birinin altında kalmış ben farketmedim.Çıkarmak için vurunca ayakkabının tuttuğu tomruk üstüme geldi kalçama vurdu. O sırada babam tomruk sürütüyordu. Dayım geldi ve beni kurtardı. Yaptığımız tehlikeli iş    . Ekmek paramızı zor kazanıyoruz. Bu sırada çalışanlar dinlenmektedir. Süleyman bir çam ağacına yaslanarak oturmuş çay içmektedir. Hemen karşısında eşi, yakınında da oğlu vardır. Önlerinde çamdan kesilmiş bir sehpa vardır. Diğer çalışanlarla sohbet edilir. Yaptıkları işin zorlukları, sorunları ve kazançlarının yetersiz olduğu konusunda sohbet edilir. Sahne 10 (SÜLEYMAN YILMAZ’IN MESLEĞİ TANITMASI) KATRAN ÇIKARMA TESİSİ/DIŞ/GÜN (SÜLEYMAN YILMAZ, EŞİ,KÜÇÜK KIZI MERVE) Süleyman Yılmaz, katran çıkarma tesisinde katrancılıkla ilgili bilgiler veriri. Süleyman Yılmaz konuşmaya başlar: İsmim Süleyman Yılmaz. 1980 doğumluyum. Katran çıkarma  mesleğini beş senedir yapıyorum. Bu mesleği yapmak için önce büyük iş makineleri getirttik. Silindir şeklindeki kazanların yerlerini kazdırdık ve kazdığımız yerlere kazanları oturttuk. Oturttuktan sonra kanallar yapıldı. Kenarlara taştan duvar örüldü.Çalışma alanının üstü tahta ile örtüldü. Silindir şeklindeki kazanlarımızın içine sığacak şekilde dağdan çıralı odunlar kesildi. İhale usulüyle bu odunları satın aldık ve buraya getirdik. Odunları parçaladıktan sonra dik olarak kazanların içine döşüyoruz. Dik olarak döşememizin nedeni katranın ısınınca akmasını sağlamaktır. Yatık koyunca katran akmaz. Katran akmaya başlayınca borular ve kanallar vasıtasıyla havuza gelir. Biz de oradan katranı alırız. Katran bu haliyle kullanılamaz. Önce büyük depolara aktarırız. Daha sonra tekrar kaynatarak bir daha yoğun hale getiririz. Yani katran biraz daha katılaşır. Biz katranı hammadde olarak üretiyoruz. Katran çamın özüdür .Çıralı ağacın özüdür. Yani çamın kanıdır. Ürettiğimiz ürünü hammadde olarak fabrikalara veririz. Fabrikalar katranı işleme alarak her türlü ürünü üretirler. Katran işine dağlarda odun keserek, odun istifleyerek özenerek başladık. Yani orman işinde, odun işinde çalışarak geldik. Ama bu meslek yorucu ve sıkıcı bir meslek. Aile olarak çalışıyoruz. Başka bir eleman ya da işçi çalıştırsak bizi kurtarmaz. Herkesin yapabileceği bir iş değil. Kazanç nasıl oluyor derseniz, tabii her işin bir kazancı olmalı. Biz buradan ancak kendi emeğimizin karşılığını alıyoruz. Büyük bir kazanç yok. Hammadde olarak ürettiğimiz için bize kazancı yok. İşleyerek satamıyoruz. İşleyemiyoruz.  Katranı büyük firmalar işlediği için bize kazanç az düşüyor. Bizim sorunumuz  bu. İşin zorluğuna gelince önce dağda odunu kesiyoruz. Belli boylara göre kesip, dağdan indirip istifliyoruz. Daha sonra da ihale ile bu odunları satın alıyoruz. Kamyonlara yükleyip yakma alanına getiriyoruz. Burada tekrar yakacak boyutlarına göre parçalıyoruz. Silindir şeklindeki kazanlara yerleştiriyoruz. Yaktıktan sonra bu kez de kömür ve küllerini temizliyoruz. Kömürleri çuvala koyuyoruz. Kamyona yükleyip alıcının adresine götürüp orada istenen şekilde istifliyoruz.Yani odun defalarca elimizden geçiyor. Yani odun nerdeyse bizimle geziyor. Pazarlamada kömürde sıkıntı yok ama katranda var. Katran piyasası ölü. Eskiden katrana rağbet vardı. Çünkü hayvancılık yaygındı. Çobanlık demek katran demekti. Çobanın ilacı katrandı eskiden. Şimdi ise sadece sanayide kullanılıyor.O da çok değil. Eskiden yaylalarda, obalarda, köylerde evlerin, çadırların çevresine yılan, böcek gelmesin diye katran kullanılırdı. Şimdi ise sanayi  ilaçlarıyla korunuluyor. Onun için katran ihtiyacı biraz daha azaldı. Ama yine de katran sakız haline getirilerek ağaçların aşılanmasında macun olarak , ayrıca bel ağrılarında da ısıtılarak yakı olarak  kullanılıyor. Denizli Beyağaç için en verimli şey çam ağacıdır. Çam ağacından her şeyimizi yapar, her ihtiyacımız karşılarız. Katranımızı, yakacak odunumuzu , kerestemizi çamdan elde ederiz. Bizim önemli bir gelir kaynağımızdır. Süleyman bir eline çıralı bir çam odunu alarak açıklamalarına devam ederken eşi ve küçük kızı da yanında oturmaktadır. Süleyman: Bazıları ekmeğini taşın suyunu sıkarak kazanır. Biz de çam ağacının suyundan, reçinesinden yani büyük efsanelere göre çamın kanından ekmeğimizi çıkarıyoruz. Bu katran mesleği tamam bitti ama bizim yapabileceğimiz bir iş yok. İmkanımız yok . Bildiğimiz tek iş bu. Alışmışız. Mecburuz. Başka bir iş yapamayacağız. Dibinden bunu görmüşüz. Elimiz buna  yatıyor. Bir nevi alışkanlık artık bizimki. Hobi gibi devam edeceğiz artık. Kararma Sahne 11 (KATRAN KAZANININ TEMİZLENMESİ) KATRAN TESİSİ/DIŞ/GÜN (SÜLEYMAN YILMAZ, EŞİ,KÜÇÜK KIZI MERVE) Süleyman ve eşi katran kazanını temizlemeye başlarlar. Önce kazanın üzerini örten 1,5-2 metre çapındaki kalın saç kapak kaldırılarak kazanın üzeri açılır. Kapak yan tarafa bir yere dayanır. Kürekle kapağın etrafı dikkatle temizlenir. Kapağın hava almasını önlemek için kullanılan topraklar ortamdan uzaklaştırılır. Üstten kazanın içine kova ile su dökülerek temizlemeden önce toz çıkması önlenir. Kazanın içine bir merdiven indirilir ve Süleyman merdiveni kullanarak kazanın içine iner. Eşi küreği Süleyman’a verir. Süleyman kazanın dibindeki kömürleri bir çuvala koyar ve kül kalıntılarını dikkatli bir şekilde süpürerek temizler. Kömür ve diğer pislikleri koyduğu çuvalları eşine uzatır. Eşi kazanın  yıkanması için birkaç kova su getirir. Süleyman kazanı iyice yıkar. Kararma Sahne 12 (KATRAN KAZANININ ODUNLARLA DOLDURULMASI) KATRAN TESİSİ/DIŞ/GÜN (SÜLEYMAN YILMAZ, EŞİ,KÜÇÜK KIZI MERVE) Süleyman daha önce temizlemiş olduğu katran kazanına girer. Süleyman’ın eşi daha önce yakılmak üzere parçalanıp hazırlanan çam odunlarını kucaklayarak eşine verir. Süleyman eşinden aldığı odunları kazanın içine dik olarak sıralamaya başlar. Bu işlem kazanın dibinden ağzına kadar devam eder. Yaklaşık 700 kg odun bu şekilde yerleştirilir. Bu esnada Süleyman’ın beş yaşlarındaki küçük kızı eline aldığı bir balta ile bir çam odununu parçalamaya çalışır. Süleyman: Şimdi kapağımızı kapatıyoruz. der. Eşinden yardım ister.Eşinin yardımı ile kazanın büyük saç kapağını kapatırlar. Bir kürek alarak  kapağın etrafındaki boşlukları toprakla iyice kapatır. Süleyman’ın küçük kızı elinde bir oyuncak ile oynarken görülür. Süleyman’ın eşi, çam odunlarının parçalandığı alandaki küçük odun parçalarını, katran kazanını tutuşturmak için kullanmak amacıyla toplar ve bir el arabasına doldurur. Daha sonra kazanın alt kısmında ateş yakılacak olan yere getirir. Süleyman, kazanın alt kısmında kapak şeklinde örülen yakma alanına gelir. Biraz odun ve toplanan küçük parçaları kapaktan içeri kazanın etrafına sıralar. Kızına seslenir: Merve! Ateş. Çakmağı bana getir. Merve koşarak bir çakmak bulur ve babasına verir. Süleyman : Abu kızıma. Teşekkürler Merve koşarak annesine gider ve ona sarılır. Süleyman, çakmak ile elindeki çıraları tutuşturur ve kazanın çevresindeki odunları yakar. Ateşi güçlendirmek için odun kütüklerini atmaya başlar. Sonuçta kazanın etrafında çok güçlü bir ateş yanar. Süleyman: Bu işin zorluğu da burada. Alevlerle dans ediyoruz. Alevler de bizimle dans ediyor. Çok zor bir iş. Yorucu. Süleyman ateşin yandığı yerdeki kapıyı bir adet saç levha ile kapatır. Daha sonra da ateşi güçlü tutmak için odun hazırlamaya devam eder. Ağaç kesim motoru ile büyük odunları keserek daha küçük hale getirir. Bu sırada Süleyman’ın ortanca  oğlu evin önünde yuvarlak bir saç ile çevrilmiş  olan yerde ateş yakar. Merve ise boyundan büyük bir bisiklete binmeye çalışır. Bir süre bisikleti sürmek için mücadele eden Merve bundan sıkılmış olacak ki bir tencere, tabak, bıçak ve birkaç elma alarak yemek yapma oyunu oynamaya başlar. Elmaları küçük parçalar halinde tencereye doğrar. Süleyman’ın oğlunun yaktığı ateşin üzerine dışı isten kararmış, ağzı dar, dibi geniş bir kap ile su konmuştur. (Bu sırada Süleyman odun parçalamaya devam etmektedir) Su iyice ısınır ve fokur fokur kaynamaya başlar. Süleyman’ın eşi bir çaydanlığa çay koyar ve kaynayan su ile çay demler. Çay demini alınca ailecek bir masaya oturur ve çay eşliğinde ekmek, peynir, bisküvi,domates vs.ile öğle yemeklerini yerler. Kararma Sahne 13 (KATRAN KAZANINDAN BUHAR GELMEYE BAŞLAMASI) KATRAN TESİSİ/DIŞ/GÜN (SÜLEYMAN YILMAZ, EŞİ,) Altta yanan güçlü ateşin ısıtması sonucu katran kazanındaki çam ağaçlarından çıkan buhar kazanın üst kapağından ve alttaki katranın geleceği oluktan çıkmaya başlar. Süleyman: Sabah saat yedide odunlarımızı döşeyip yaktık.Saat şu an onbuçuk. Buhar gelmeye başladı. Bir iki saat sonrada yavaşça katranımız gelmeye başlayacak. Ve katran havuzumuza akacak. Yaklaşık olarak kazana 600-700 kg kadar çam odunu koyduk. Ne kadar katran çıkar? Odunun çıra durumuna göre ortalama 100 kg. kadar katran çıkar. Sahne 14 (KATRAN KAZANINDAN KATRAN GELMEYE BAŞLAMASI) KATRAN TESİSİ/DIŞ/GÜN (SÜLEYMAN YILMAZ, EŞİ) Buharın gelmesinden iki saat sonra ilk katran kazandan çıkan oluğun içinden gelmeye başlar. Süleyman: Sabah döşediğimiz odunların ısınması sonucunda katran, yani çamın kanı ağır ağır çıkmaya başladı. Emeğimizin karşılığını yavaş yavaş almaya başladık. Bunlar ilk damlalar.Biraz sonra daha da hızlanacak ve bu havuzu dolduracak. Bu sırada katran yoğun bir şekilde havuza akmaya devam eder. Süleyman ise eline aldığı  bir çubuk ile  katranın akmasına yardımcı olur, önündeki engelleri temizler. Katranın akışına bağlı olarak çıkan buhar da artar. Sahne 15 (KATRAN ÇIKARMANIN BİTMESİ) KATRAN TESİSİ/DIŞ/GÜN (SÜLEYMAN YILMAZ, ORTANCA OĞLU AHMET) Saatler sonra damıtma işi sona erer. Süleyman eline aldığı bir ağaç parçasını katran havuzuna daldırır ve soğuduğu için daha da yoğunlaşan katrandan bir parçasını yukarı kaldırır. Katran yoğun bir şekilde olduğu için ağaca yapışır . Süleyman: Bu da bizim katranın katı hali.Sıcakta eriyor tabii. Bu şekilde olduğu gibi. Katran Süleyman’ın elindeki ağaç parçasından büyük parçalar halinde çok yavaş olarak uzayarak aşağı düşer. Süleyman: Katran bu. Ağacın özü. Çamın kanı. Kararma İKİNCİ BÖLÜM SAHNE 1 (AVCI) ÇAMLIK BİR ALAN, DIŞ, GÜN (AVCI HALİL İŞBİLEN VE ARKADAŞI) İki avcı, çamlarla ve çalılarla kaplı bir alanda oturmuş sohbet ediyorlar. Üzerlerinde kamuflajlı avcı kıyafetleri, ayaklarında lastik çizmeler, ellerinde av tüfekleri , başlarında şapka var. Avcının birisi gözlüklü. Gözlüklü avcı: Ben Balıkesir Savaştepe’den emekli öğretmen Halil İşbilen. Yıl  çok kesin olmasa da 1978 ya da 1979. Rahmetli dayımla ava gittik. Avlandığımız bölgede belli tür kuşlar var. Onları biliyoruz. Bir ara dayım heyecanla “gardaş guzusu geliyor” diye bağırdı. Havaya baktım. Yükseklerde tek bir kuş uçuyor. İki numara saçma ile ateş ettim. Kuş yere düştü. O an bilmiyordum. Dayıma “bu ne kuşu” diye sordum. “Kardeş Kuzusu bu” (Gardaş guzusu) “yani yabani güvercin” dedi. Halk adıyla  “tahtalı” denilen kuş.Kuşu eve götürdüm. Yemek için temizlerken sağ veya sol kanadında bir yara gördük. Yaralı yerin tüylerini temizleyince yaranın üzerinde çam reçinesi (akma) gördük. Dayıma “bu nedir” diye sordum. “Bu kuş yaralanınca, yarasını iyileştirmek için çamın akmasını (reçinesini) kullanmış” dedi. Bana göre acıklı bir olaydı bu. Avcılığı bırakmamın nedeni belki de bu olaydı. Avcı Halil İşbilen, yanındaki arkadaşına başından geçen başka bir olayı anlatıyor. Küçükşapçı’dan inince bir değirmen vardı.Biz o değirmenden inip karşıdaki av bölgesine girince çamlarda bir hayvan sürtünmesi olduğunu gördük. Arkadaşlar şu hayvan , bu hayvan diye tahmin yürüttüler. Sence bu hangi hayvan olabilir? İkinci avcı: Bu ağaçları domuzlar dişleriyle yaralayabilir. Domuzun yaraladığı yerden çam sakızı yani reçine çıkar. Domuz bir şekilde yaralanınca yaranın üzerine sürtünmek suretiyle  o reçineyi sürer. Böylece yarayı iyileştirmek ister. Kararna SAHNE 2 (ARICI) ÇAMLIK BİR ALAN, DIŞ, GÜN (ARICI ENVER DÖNMEZ) Arıcı yoğun çamların olduğu bir alanda, arı kovanının birinin üzerinde oturmaktadır. Üzerinde kumaş pantolon, kısa kollu bir tişört, siyah bir ayakkabı vardır. Gözlük kullanmaktadır. Ben Balıkesir ili Bigadiç ilçesinden emekli öğretmen Enver Dönmez. Uzun süredir arıcılık ile uğraşıyorum. İlkbaharda arılarımızı çiçeklerin bol ve çeşitli olduğu yerlere götürerek çiçek balı alıyoruz. Çiçeklerden balı aldıktan sonra yaza doğru arılarımızı çam bölgesindeki alanlara çam balı almak için götürüyoruz. Çam ağaçlarında sarı sarı böcekler vardır. Bu böceklerin salgılarını arılar bala çeviriyorlar. Ve biz bu çam balını piyasada değerlendiriyoruz. Bu balın değerli olmasının nedeni de kışın donmamasıdır. Arıcının konuşması sırasında arka planda arı kovanları ve çamlık ayrıntılı olarak gösterilir. Kararma SAHNE 3 (TESBİH USTASI) BİR EVİN BAHÇESİ, DIŞ, GÜN (TESBİH USTASI METİN KARAKUŞ) Metin Usta, atölye olarak kullandığı evinin bahçesinde bir ağacın altında ağaç bir sandalyede oturmaktadır. Üzerinde kumaş pantolon ve kumaştan kısa kollu bir gömlek, başında şapka vardır. Ben tesbih ustası Metin Karakuş. Yirmiyedi yıldır bu işle uğraşıyorum. Konusu çam olan bu belgeselin  içinde yer almam da tesbih malzemesi olarak değer verdiğimiz kehribarın bu hikayenin içinde olmasıdır. Kehribar Farsça kökenli olup “kiribar”(kahruba) sözcüğünden alıntıdır. Samankapan veya kir ve barı toplayan madde anlamında  (Fosilleşmiş reçineden oluşan sarı madde) Osmanlıcaya geçmiştir. Tesbih malzemesi olarak da bu işe merek saran insanlarımızın, kolleksiyonerlerin  eskiden beri gözde öge olarak öne çıkardıkları bir üründür. Esas itibariyle kehribar kozalaklı ağaçların sakızlarından, bunların fosilleşmiş, taşlaşmış  halinden oluşur. Dünyada Baltık yöresinde çıktığı biliniyor. Dominik, Meksika ve Tibet Dağlarında az miktarda olduğu biliniyor. Baltık yöresinde kehribarın oluşumu için, elimizde bir numune var. Metin Usta bu sırada eline birkaç adet düzgün olarak kesilmiş, birbirine dokununca taş sesi gibi ses çıkaran kehribar alarak gösterir. Bu taş şeklindeki kehribar ancak elli milyon yıl önceki çamların gövdesinden akan sakızdan yani reçinesinden meydana geliyor. Ben bunu meslek bilgisi olarak böyle dilimler haline getirip, tornalama marifetiyle böyle tespih taneleri, ardından imamelerini yaparak bunu tespihe dönüştürüyorum. Bu sırada Metin Usta eline kehribardan yaptığı beyaz bir tespih alarak gösteriyor. Tespih Türk İslam kültüründe inanç ögesi, dua tanesi olarak algılanır ve insanımızın değer verdiği bir eşyadır. Metin  Usta bu kez çok düzgün olmayan ama saydam bir parça daha alarak onu tanıtmaya başlar. Bu malzemenin Meksika’da yirmi milyon yıl önce oluşan şekli de elimdeki bu saydam taştır. Bundan yapılan tespih de su damlası şeklinde saydam olacaktır. Kehribar  hakkında  söyleyebileceğimiz çok şey olmakla birlikte Osmanlı zamanında gelin kızların çeyizlerine bir tane kehribar kolye konulduğunu bilmekteyiz. Bu da insan vücudundaki elektriği dengeleyen bir unsur olarak guatr hastalığının sigortası  olarak bilinir. Elinde kehribar tespih taşıyan insan da sinirden azadedir. İnsan vücudundaki fazla elektriği nötrolüze ettiği bilinir. Belli sürelerde kehribarın, kehribar kolye veya tespihin kuru ağaç üzerine bırakılarak  yüklendiği fazla elektrikten arındırılması gerekir. Metin usta eline iki tür kehribar alarak konuşmasına devam eder. Elimizde iki adet numune var.Birincisi Baltık menşeli bir numune. Baltık kökenli kehribarlar için elli milyon yıl önce oluştuğu söylenmekte. Fosilleşme sürecinde tamamen rutubetinden arınmaktadır. Bu arada elindeki Baltık kehribarlarını birbirlerine vurup ses çıkartır. Bunun sonucunda taşa dönüşmektedir. Metin Usta başka bir kehribar parçasını eline alır. Meksika ve Dominik’te çıkan kehribarlar ise şeffaftır. Bunların oluşması için de yirmi milyon yıl gerekmektedir. Rutubet bakımından Baltık kehribarı kadar taşa yakın değildir. Biraz daha plastik tarzı bir yumuşaklık var. Bu da yaşının genç olmasından kaynaklanıyor. Kehribarların oluşma sürecinde ağaç üzerinde bulunan küçük hayvancıkların sakıza yapışmasıyla günümüze kadar intikal ettikleri görülmüştür. Dolayısıyla kehribar fosil taşıyan ve onu koruyan en önemli maddedir.  Bunların içinde sinek, akrep, arı, karınca gibi böcekleri bulmak mümkündür. Daha ziyade görsel unsurlar olduğu için müzelerde insanların seyir ortamlarında teşhir edilmektedir. Bizim konumuz olan malzemeler daha ziyade temiz, nezih görünümlü, içerisinde herhangi bir fosil artığı  taşımayan maddelerdir. O nedenle fosil taşıyan kehribarlar bizim ilgi alanımızın dışındadır. Tespih ustası olmam hasebiyle ben sadece tespih işiyle uğraşıyorum. Kehribardan kolye de, küpe de yapılıyor. Yüzük te yapılıyor ama o iş benim alanımın dışında. Kararma SAHNE 4 (FOSİL TAŞIYAN KEHRİBAR FOTOĞRAFLARI) MÜZE , İÇ, GÜN İçinde sinek, böcek vs. olan  yaklaşık 25  kehribar fotoğrafı  5 saniye ara ile gösterilir. Kararma SAHNE 5 (KOLLEKSİYONER) EV , İÇ, GÜN (FETHİ ÖZDOĞAN, KIZI,TORUNU) Bir evin salonu. Üçlü bir koltukta Fethi Özdoğan oturmaktadır. Üzerinde Kumaştan bir pantolon, bir gömlek, boynunda  iple bağlanmış bir gözlük vardır. Oturduğu yerin önündeki sehpada   kehribardan tespihler, küpeler ve kolyelerden oluşan ürünler vardır. Ben emekli matematik öğretmeni Fethi Özdoğan.1955 yılında iki gözlü toprak bir evde doğmuşum Kozağaç Kasabasında. Eline bir reçine parçası alır. Elimde gördüğünüz bu çamın kanı veya çamın gözyaşı. Bazı halk arasında da reçine, kürke, akma denir. Ama ben genellikle reçine değil de çamın kanı veya çamın gözyaşı demek istiyorum. Sebebi de şu: Çam bir yara aldığı zaman yarasını kapatmak için bu salgıyı salgılar. Yani çamın kanını akıtır. Veya yarasından dolayı gözyaşını akıtır. Bu şekilde yara üzerinde yumruk kadar veya daha büyük salgılar oluşur. Ve yara kapanır. Yıllar sonra dünyanın değişmesinde bir depremde, çökmede yer kabuğunun değişmesinde ağacıyla beraber otuz kırk metre veya daha derinlere gömülür. Orada basınçla sertleşir ve kehribar özelliğini alır. Taşlaşır yani fosilleşir. Çam reçine salgıladığı zaman üzerine sinekler konar, karıncalar gelir. Kelebekler gelir. Tabi bu yapışkan bir madde olduğu için böcekler buradan kurtulmaya çalışır. Kurtulmaya çalışırken bacakları kopabilir, antenleri kopabilir, kanatları kopabilir. Bazı yerlerde sahte kehribarlar yapıyorlar. Plastik maddenin içine karınca koyuyorlar, kelebek koyuyorlar ve bunu fosilleşmiş diye milleti kandırmaya çalışıyorlar. Aslında net görünen, içinde net böcek görülen bir fosil varsa mutlaka sahtedir. Buna dikkat etmek lazım. Benim elimdeki aslında bir çam sakızıdır. Reçinedir. Ama tespih yapan ustalarda fosilleşen kehribar bulabiliriz. Bazı yerlerde de satılıyor ve tespih yapılıyor. Beni de tespih koleksiyonculuğuna yönlendiren şey kehribar tespih kokusudur. Çocukluğumdan beri bu kokuyu unutmadım. Hep içimdedir. Hep merak ederdim içimdeki bu tespih kokusu merakı nerden geliyor  diye. İlk tespihim de şu kehribar tespihimdir. Eline açık kahverengi bir tespih alarak gösterir. Bu tespih 1975 yılında dayımdan hatıra kaldı. Çok tutkun baktığım için dayım bana bu tespihi hediye etti. Tespih kokusunu ben evelceden de bildiğim için bu tespihi koklardım. Böyle koklardım. Tespihi iki elinin arasına alarak burnuna götürür ve koklar. Ama bu kokunun bana daha önceden nerden geldiğini çok merak ettim. Hatta babama “ ben bu kokuyu daha önceden alıyordum, sen bir şey diyebilir misin” falan dedim. Babam şöyle bir düşündü. “Valla oğlum bilemiyorum ki nerden aldın, nasıl aldın.” Birgün parkta oturuyoruz babamla beraber. Bir adam yaklaştı yanımıza. Ben o adamı tanımıyorum. Selam verdi. Babam adamı görünce güldü, ayağa kalktı, kucaklaştılar. Eskilerden konuştular. Adam “ ben senin için bir masa yapmıştım cevizden. Sandalyeleri yaparken küçük bir çocuk vardı.Oğlun vardı. O hep yanıma gelirdi. Ben de oyalansın diye kehribar tespihimi ona verirdim. O da oynardı. Erik zannedip ağzına alırdı. Yemeye çalışırdı” diye anlattı. O zaman benim gözlerim parladı. O çocuk bendim ve yıllardır merak ettiğim tespih kokusunun nereden geldiğini öğrendim. Bu kokudan dolayı bende bir tutku oluştu ve kehribar tespih kolleksiyonu yapmaya başladım. Bilhassa  yeni ustaların değil de Osmanlı kehribarlarını toplamaya çalışıyorum. Burada gördüğünüz tespihlerin hepsi Osmanlı kehribarındandır. Şimdiki ustaların yaptıkları harika tespihler ama bana göre Osmanlı kehribarları daha güzel. Ben bunları seviyorum. O ilkel şartlarda sadece el yapımı, elektronik cihazlarla yapılmış ürünler değil. Esas antika değeri olan tespihler el yapımı olanlardır. Çünkü el yapımı tespihi aynen bir daha yapmak mümkün değildir. Şimdiki ustalar CNC makinelerine tespih tanelerinin boyutunu giriyor, tıkır yapıyorlar. Bunlar da sanatın dışına çıkıyor. Esas sanat el yapımı olan tespihlerdir. Bunlar hep elle yapılmıştır. El emeği göz nurudur. O zaman yapılan tespihler beş gün, on gün hatta kitaptan okuduğuma göre on yılda tamamlanmıştır. Şimdi ise beş ya da on dakikada yapılmaktadır. Kehribar tespihlerin değişik renkleri vardır. Genellikle en çok sarıdan koyu kızıla kadar renk tespih bulunur. Tespih ilk yapıldığında açık sarı renkte olur. Şu şekilde. Eline açık sarı bir tespih alır ve yukarı kaldırarak gösterir. Bunlar organik bir madde olduğu için zamanla gerek ışıktan, gerek tabiat şartlarından bu sarı renk kızıla doğru dönüşür. Sarı tespihin yanına kızıl bir tespih alarak ikisini birden gösterir. Eline siyah bir tespih alır Mesela nadir bulunan bu siyah kehribar tespih. Neden nadirdir? Çünkü rengine göre yaş almıştır. İlk yapıldığında şu sarı tespihin rengindeydi. Hatta daha açık sarı renkteydi. Sarı bir tespih alarak siyahla birlikte gösterir. Işığı gördükçe sarıdan kızıla ve koyu kızıla, sonra da siyaha dönüşür. Eline tonları farklı iki kızıl tespih alır. Mesela şu elimdeki koyu kızıl tespih diğer  kızıl tespihe göre yaklaşık yirmibeş yıl daha eskidir. Eline bir tespih alarak çekmeye başlar. Ben elime bir tespih aldığım zaman aklıma çam gelir. Çamın kanı gelir. Çamın gözyaşı gelir. Reçine gelir. Akma gelir. Kürke gelir. Sorguç gelir. Bunlarla birçok anılarım da oldu. Geçmiş yıllarda avcılık da yaptım. Bir gün Tefenni Bezirgan taraflarında avlanırken bir keklik vurdum. Kekliğin bir bacağı yoktu. Şaşırdım. Dikkatli bakınca kekliğin yaralı bacağında tespih tanesi büyüklüğünde gri veya siyaha yakın sert bir yuvarlaklık gördüm. Bu yuvarlak cismi bir taşla kırınca içinden ne çıktı dersiniz? Çamın kanı çıktı. Reçine çıktı. Fethi Özdoğan yanına kızını ve torununu alır. Elinde sarı bir kehribar kolye vardır. Kızının boynunda kehribardan bir kolye, kulağında küpe, torununun her iki elinde yine kehribardan bir bileklik vardır. Kehribar Rusya’da saraylarda kullanıldığı gibi bizde de bilhassa kadınlarda kolye ve küpe olarak kullanılır. Elindeki kolyeyi torununun boynuna bağlar. Ben bunu torunuma bu şekilde süs eşyası olarak takıyorum ama genellikle pek istemiyor. Ama ben onun için saklıyorum. Ayrıca hem sağlık açısından hem de çocukların gelişmesi açısından bizim gelenek ve göreneklerimize göre takılmış. Ayrıca kızıma da kolye hediye ettim. Bu da Baltık kehribarı. Küpeleriyle beraber. Kızının boynundaki kolyeyi ve kulaklarındaki küpeleri gösterir. Kızım takıyor ama torunum bilmediği için çok benimsemiyor. Yine de arada ona takıp seviyorum Ayrıca şemsiye saplarında, bayanların çantalarında, sarayların kapılarında çokça kehribar kullanılmıştır. Kehribar her yerimize, evimize içimize kadar girmiştir. Bu sırada kamera kızının ve torununun kolye ve küpelerini yakın plan gösterir. Kararma SAHNE 6 (KÜRKE SÜRME) ATÖLYE, İÇ, GÜN (KABAK KEMANE USTASI) Kabak kemane yapılan bir atölye. Tezgahın üstünde dört beş tane değişik boylarda kabak kemane ve bir miktar çam reçinesi vardır. Usta reçinenin büyükçe olan bir tanesini eline alarak: Bu kızıl çamın akmasıdır. Biz sarıkeçili yörüklerinde sorguç derler. Sorguç acı sakız yapmada kullanılır. Ayrıca kemanlarda  ses çıkarmak amacıyla yaya sürülür. Aksi halde ses çıkmaz. Reçine sürülmemiş bir yay ile çalmaya çalışırsak… Usta eline aldığı yayı  kabak kemanenin tellerine sürter. Cızırtılı bir ses çıkar. Gördüğünüz gibi sağlıklı bir ses çıkmıyor. Şimdi de reçineyi yaya sürelim. Usta reçineyi (sorgucu) yaya sürer. Bu şekilde sorguca sürüyoruz. İyice yedirdikten sonra tekrar çalalım. Usta kabak kemaneyi tekrar çalmaya başlayınca çok net bir ses çıkar. Kabak kemane ile bir türküden küçük bir bölüm çalar. SAHNE 7 (KÜRKE SÜRME) EV, İÇ, GÜN (KABAK KEMANE SANATÇISI UĞUR ÖNÜR) Kabak kemane sanatçısı Uğur Önür evde uzun bir koltukta oturmaktadır. Elinde bir kabak kemane, sağında ve solunda Teke Yöresi yörüklerinin çaldığı değişik kemane türleri vardır. Sanatçı “Dirmilcikten gider yaylanın yolu” türküsünü kabak kemane ile çalar ve söyler. Türkünün bitmesinden sonra eline aldığı bir reçine (kürke) parçasını keman yayına sürer. Daha sonra kabak kemane  ile “Çamdan aldım sakızı” türküsünü çalar ve söyler. Kararma SAHNE 8 (ÇAM SAKIZI TOPLAMAYA GİDİŞ) KÖY, DIŞ, GÜN (BURDUR MERKEZ KAYIŞ KÖYLÜLERİ) (Ayşe Ayan (Baharatçı Ayşa), Hatice Özçelik, Nazar Ayan, Ayşe Nur Göz, Aynur Can, Emine Göz, Emine Özdemir, Ümmü Tektaş, Lütfiye Akkurt, Osman Akkurt, Emine Akkurt, Süleyman Akkurt, Ayşe Akyol) Baharatçı Ayşa bağırarark komşularına seslenir. Lütfiyeee, Eminee haydiii. Hadin bakaan. Çam sakızı toplamaya gidiyoruz. Süleyman Akkurt sorar: Nereye götürüyorsun bunları? Baharatçı Ayşa: Çam sakızı toplayacağız, akma toplayacağız Demirli Dağında. S.A: Allah Allaaaahh. Ümmü Akpınar:Bulabilsek bari. Daha sonra çam sakızı toplayacak olan kadınlar ve erkekler hazırlanarak yola çıkarlar. İki kadının birer eşeğe bindikleri görülür. Eşeklerden birini Süleyman Akkurt çekerek götürürken diğerini Ümmü Akpınar götürmektedir. Eşeklerdeki kadınların sırtlarında birer küçük çocuk vardır. Deh, deh diyerek köy içinden çıkarlar ve Demirli Dağına giderler. SAHNE 9 (ÇAM SAKIZI TOPLAMA) DEMİRLİ DAĞI, DIŞ, GÜN (BURDUR MERKEZ KAYIŞ KÖYLÜLERİ AYŞE AYAN, ÜMMÜ AKPINAR,HATİCE ÖZÇELİK ) Çam sakızı toplayan kadınların ellerinde birer adet plastik kutu, sırtlarında da çuval vardır. Çam ağaçlarının yaralı yerlerinden reçineleri ellerindeki bıçakla kazıyarak alırlar. Bu sırada maniler ve türküler söylenir. Her kadının reçine toplama anları ve topladığı reçineler ayrı ayrı yakın çekim gösterilir. Kararma SAHNE 10 (ÇAM SAKIZI KAYNATMA) EV, İÇ, AYDINLATMA (BURDUR MERKEZ KAYIŞ KÖYLÜLERİ AYŞE AYAN, ÜMMÜ AKPINAR,HATİCE ÖZÇELİK, FATMA EROL VE DİĞER KADINLAR ) Ahmet ve Emine Özdemir çiftinin evinin mutfağı. Mutfağın içinde bir odun ocağı var. Kadınlar ocağın karşısında toplanmışlar. Baharatçı Ayşa ocağın solunda, Fatma Erol ocağın sağında yer alıyor.Önlerinde bir örtü serilmiş. Örtünün içinde toplanan reçineler var. Ocak yanıyor. Baharatçı Ayşa’nın sol elinin altında ağzı kırık bir toprak testi var. Baharatçı Ayşa ve Fatma Erol ellerine aldıkları yumruk büyüklüğündeki taş ile örtünün üstündeki kuru reçineleri eziyorlar. B.A:Ben Burdur Kayış köyünden Ayşe Ayan. Pazarcılık yaparım. Burdur Halk pazarında bu çam sakızını satarım. Gider Demirli Dağından çamlardan reçine toplarız.Burada taşlarla ezerek bu şekilde kaynatırız. Baharatçı Ayşa bir taraftan da ezilen reçineleri ağzı kırık testiye dolurur. Bu çam sakızı doğal bir üründür. Fatma Erol:Benim adım Fatma Erol. Ben de Kayış köyündenim. Arkadaşa yardım ediyorum. Baharatçı Ayşe içine reçine konulan testiyi yanan ocağın üzerine koyar. Ocak çalı çırpı ile güçlendirilir. Zaman zaman reçine kontrol edilir. Ayşa reçineyi bir ağaç kaşık ile karıştırır. Ateşin çok geldiğini görünce yanan bazı çalıları geri çeker. Fatma Erol:Acele işe şeytan karışır. Baharatçı Ayşa, daha sonra yapılacak işlemler için yapılacak şeyleri de planlamaktadır. Komşularına: Sıcak su var mı? Lazım olacak Bu arada kadınlar kendi aralarında oğlanlarına gelin adayı bulma arayışı içindedirler. Baharatçı Ayşa oğlu için kız aramaktadır. Köyde de beğendiği bir kız vardır. Fatma Erol:Biz elçi oluruz Ayşa. Kısmetse olur. Verirlerse verirler. B.A:Elçilik yapın bakalım. Belki benim oğlana nasip olur. F.E:Ben de oğlanı evereceğim de mesleğini eline almasını bekliyorum. Bu arada askere de varsın gelsin. Bir komşu:Bu sefer de yaşlı derler, everemezsin Fatma. B.A.Ben oğlanı askere gitmeden evereceğim. Bir komşu:Everelim aba (abla). Ben bile gelinimi güccük (küçük) aldım. Büyüyüverir oğlanın yanında. F.E:Ehliyet almak istiyor. Evlenmeyeceğim diyor. Ben evlensin istiyorum da. Komşular:Evlensin evlensin F.E:Kız bulun da everelim komşular Komşular:Bulalım bulalım Kadınlar bunun üzerine maniler okumaya başlarlar: F.E:Pişirirler aşını, boyalamışlar kaşını Bizim köyün kızları pamukta bulur eşini B.A:Fındıklının salkımı, o kız aldı aklımı Şu Kayış’ın kızları….. Bir komşu:Kalenin ardı pınar, yüsem(Yıkasam) ellerim donar Geç buldum tez ayrıldım, Yüreğim ona yanar Trenin ışıkları  şıngırdar kaşıkları Sür gemici gemiyi kavuştur aşıkları Bir komşu ağıt söyler: Mezarlıkta bir gül vardı kurudu Eller bubasıyla(Babasıyla) el el oldu yürüdü Benim bubam karatoprakta çürüdü F.E:Kocakapının kanadı, üstüne bülbül tünedi Sen gettin (Gittin) de eller bizi kınadı Yaşlı bir kadın bir uzun hava söyler, bir başkası da eşlik eder Sabah yeli de eser eser kesilmez of Güzellerin de …… Bir güzel sevmeyilen de bir yiğit asılmaz of Güzellerinde var ömrünü yol eder of Kara saçını ağ(ak) eder of Aynı kadın bu defa sağ elinin başparmağını çenesinin altına boğazına bastırarak bir boğaz havası söyler: Akkoyunum yüz olsun Gettiği yollar düz olsun Ben koyunu güdersem Arkadaşım gız(kız) olsun Maniler, ağıtlar ve boğaz havalarından sonra sıra kaynayan çam sakızını süzmeye gelir. Üç kadın bir leğenin üstüne bir tülbenti ortası hafif  çukur olacak şekilde tutarlar. Baharatçı Ayşa sıcak testiyi kalın bir bezle tutarak getirir ve süzülmesi için bezin üzerine döker ve bir başka kadın elindeki ağaç parçası ile karıştırmaya başlar. Bu şekilde karıştırarak kaynayan reçine süzülür. B.A:Çamlardan topladığımız sakızı ezeriz, daha sonra küpün içine katarız. Biraz kaynayıp kıvamını buldu mu süzerek leğenin içine dökeriz. Organik bir ürün olarak satılır bu sakız. Baharatçı Ayşa  üzerine soğuk su dökerek sakızı toparlamaya başlar. Bu arada bilgi vermeye devam eder. Mide hastalığına, şeker hastalığına iyi gelirmiş. Buldur (Burdur) Halk pazarında satışa sunuyoruz. Toptancılara, baharatçılara veriyoruz. İyice kıvam kazanan sakız başka bir kadının da yardımı ile defalarca uzatılıp katlanarak, bir yandan da soğuk su dökülerek son halini alır. Kararma SAHNE 11 (YAKI HAZIRLAMA ) EV, İÇ, AYDINLATMA (BURDUR MERKEZ KAYIŞ KÖYLÜLERİ AYŞE AYAN, ÜMMÜ AKPINAR,HATİCE ÖZÇELİK, FATMA EROL , DİĞER KADINLAR VE ÇOCUK ) Baharatçı Ayşa yakı için gerekli olan malzemeleri (doğadan toplanan bitkiler) ve biraz katranı önündeki bir bez parçasının üzerine koyar. Bir parça da çam sakızı koparır, ezer ve diğer bitkilerin üzerine koyar. Karın ağrısı gibi rahatsızlıklara karşı çocuk yakının üzerine yatırılır ve bağlanır. SAHNE 12 (EĞLENCE ) EV, İÇ, AYDINLATMA (BURDUR MERKEZ KAYIŞ KÖYLÜLERİ AYŞE AYAN, ÜMMÜ AKPINAR,HATİCE ÖZÇELİK, FATMA EROL , DİĞER KADINLAR) Bir kadın derin bir tencereyi ters çevirerek önüne alır ve darbuka gibi çalmaya başlar. Bir yandan da oyun havası söyler. Bu arada yerel kıyafet giyen kızlar ve kadınlar ortada oynarlar. Kararma
Araştırmacı Yazar Abdurrahman Ekinci Mehmet Kundakçı ile birlikte, ‘Çamın Kanı’ adlı bir belgesel çekimi için senaryo yazdı.

Çamın Kanı belgeseli çekimi için pandemi koşullarının getirdiği kısıtlamaların sona ermesi bekleniyor. Çamın Kanı adlı senaryoda çam ağacının ormanlarımız için önemi, çam akması olarak bilinen (kürke,sorguç)  çamın özsuyunun elde ediliş yöntemi, akmanın kullanım alanları, tahtacılar tarafından çamların kesilişi, kabuğunun soyuluşu, kamyonlara yüklenip orman deposuna taşınıp indirilişi; bir efsaneden yola çıkılarak anlatılıyor. Belgeselin senaryosu Burdur Kayış Köyü Çamdağı Bucak, Balıkesir kazdağları, Denizli Beyağaç Sandıraz dağlarındaki ormanları anlatıyor. Çekimlerde bu bölgelerdeki ormanlarda yapılacak.

Yönetmenliğini Mehmet Kundakçı ve Abdurrahman Ekinci’nin yapacağı Çamın Kanı Belgeseli çekimlerinin  yolu açık olsun...

ÇAMIN KANI

YÖNETMEN:

MEHMET  KUNDAKÇI   -  ABDURRAHMAN EKİNCİ

YAYIN İNCELEME- OLAY ÖRGÜ -İÇERİK DANIŞMANI KOMİSYONU

Prof. Dr. MEHMET NACİ ÖNAL: MUĞLA SITKI KOÇMAN ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Prof. Dr. NECATİ  DEMİR: ANKARA GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Prof. Dr. FUAT BOZKURT: AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

SİNOPSİS

Çamın kanı, bir efsane ile başlıyor. “Anadolu’yu yurt ederken, bir pirin yolu bir Tahtacı obasına düşer. Tahtacılar çamları kesmişler perişan etmişlerdir. Pir: “Yörükler keçileri koyunları,  siz baltalarınızla dağları yok ediyorsunuz diye çıkışır. Çok sert davranır. Bu harekete kızan tahtacı gençleri: “piri öldürelim derler”. Pir ellerini havaya kaldırarak: “yarabbi koru kolla beni” der. Bu arada da: “ya çam sen de koru beni” der. Çam yarılır piri içine alır ve korur. Gençler öfke ile çamı keser ve bölme yaparlar. Her bölme yapılan yerden, kan fışkırır.” İşte pirin kanı efsaneye göre çamın reçinesi olarak yaşar.

Çamın reçinesinin elde edilme aşamaları ve reçinenin kullanım alanları bu belgeselin konusudur.

BİRİNCİ BÖLÜM

Sahne 1  (PİR)

ORMAN/Dış/Gün

Pir dağdan ağır adımlarla iner .Sisli ve gizemli bir hava, dağ çam ağaçlarıyla kaplıdır. Pir “Çamın Kanı” efsanesini anlatır. Pir efsaneyi anlatırken zaman zaman çam ağaçlarıyla kaplı orman gösterilir.

“Türkler Anadolu’yu yurt ederken, bir pirin yolu bir Tahtacı obasına düşer. Tahtacılar çamları kesmişler perişan etmişlerdir. Pir: “Yörükler keçileri koyunları, siz baltalarınızla dağları yok ediyorsunuz diye çıkışır. Çok sert davranır. Bu harekete kızan tahtacı gençleri: “piri öldürelim derler”. Pir ellerini havaya kaldırarak: “yarabbi koru kolla beni” der. Bu arada da: “ya çam sen de koru beni” der. Çam yarılır piri içine alır ve korur. Gençler öfke ile çamı keser ve bölme yaparlar. Her bölme yapılan yerden kan fışkırır.”

Kararma

SAHNE 2

KÖY/Dış/Gün

Dağın yamacında kurulu olan bir köy. Geçimlerini ormana bağlı sürdürüyorlar. Sabah erken vakitler. Evlerin bacalarından dumanlar tütmektedir.Toprak bir yol görülmektedir. Camiden sela sesi gelir. Köylü davul zurna eşliğinde ormana doğru yola çıkar.

Kararma

Sahne 3 (ÇAM KESME)

ORMAN/DIŞ/GÜN

(MEHMET, AHMET, MUHİP, MUSA)

Orman çalışanı Mehmet, benzinli ağaç kesim motoru ile orman idaresinin kesilmesi için tespit ettiği büyük bir çam ağacını keser.

Mehmet çamı kesip yıktıktan  sonra dallarını budarken Ahmet de kesilen tomrukları traktörün arkasına zincir ile bağlayarak dağdan düz bir alana indirir. Burada öncelikle tomruklar istenen ölçülere göre kesilir. Boylarına göre kesilen tomrukların  kabukları Muhip ve Musa tarafından soyulur.

Sahne 4

DİNLENME ALANI/DIŞ/GÜN

(MEHMET, AHMET, MUHİP, MUSA, SÜLEYMAN, SÜLEYMAN’IN EŞİ VE OĞLU)

İşçilerin yaşadığı naylon ile kaplanmış, derme çatma kulübenin çevresi , içi , yemeklik malzemeleri ve plastik bir boru ile gelen suyun altında soğuyan yoğurt, içecek vs. gösterilir. Çamdan kesilen bir sehpanın üstüne öğle yemeği için hazırlanan domates, biber, salatalık, çaydanlık,peynir vs. konulur.

Süleyman çevrelediği taşların arasında yaktığı bir ateşin üstünde tavuk ızgara yapar. Patlıcan közlenir, patates haşlanır, domatesler söğüş yapılır ve çay eşliğinde yenir. Yemekten sonra bir yandan çay içilirken bir yandan da sohbet edilir.

Kararma

Sahne 5 (ODUN İNDİRME)

ORMAN/DIŞ/GÜN

(İBRAHİM,İSMAİL)

Kesilen çamların kereste olmaya elverişsiz dalları odun olarak satılmak üzere kesilerek hazırlanır. Ancak odunları herhangi bir araçla indirmek mümkün olmadığı için elle atılarak y ola kadar indirmek gerekir. İbrahim ve İsmail odunları yukardan atmaya başlar.  İsmail susayınca bezden yapılan siyah bir çantaya konulan su kabından su içer ve suyu İbrahim’e uzatır.

İbo, iç bakalım. Bura dağ başı

İbrahim İsmail’in verdiği su kabından su içer ve odun atmaya devam ederler.

Bir süre çalıştıktan sonra İbrahim:

Fakirliğin gözü kör olsun. Bizi dağlara çıkardı

İsmail:

Odunlar yaklaşık beşyüz metre

yukardan silkiliyor. Bulunduğumuz noktadan da üçyüz metre sonra ana yola inecek. Günlük burdan silkebildiğimiz odun can çatlasın beş altı ster.

Kararma

Sahne 6

ORMAN/DIŞ/GÜN

Ormandaki küçüklü büyüklü dereciklerden akan sular gösterilir.

Sahne 7  (KERESTE YÜKLEME)

ORMAN/DIŞ/GÜN

(SÜLEYMAN,VEYSEL,AHMET)

Dağdan sürüklenerek indirilen keresteler, orman deposuna götürülmek üzere kamyona  tek tek yüklenir. Yükleme işini, önüne çene şeklinde bir aparat takılan iş makinesini  kullanan Süleyman yapar. Bu arada kamyonun üzerinde olan Ahmet, Süleyman’ı yönlendirerek yardımcı olur.

Yüklenen kamyon şoför Veysel tarafından tozlu bir orman yolundan kerestelerin depolandığı alana getirilir.

Kararma

Sahne 8 (KAMYONUN BOŞALTILMASI)

KERESTE DEPOSU/DIŞ/GÜN

(AHMET, VEYSEL VE AHMET’İN OĞLU)

Kereste deposuna getirilen kamyondaki keresteler Ahmet ve oğlu tarafından tek tek itilerek, çekilerek ve yuvarlayarak kamyondan indirilir.

Kararma

Sahne 9 (DİNLENME ZAMANI)

ORMAN/DIŞ/GÜN

(SÜLEYMAN YILMAZ, EŞİ,OĞLU)

Süleyman Yılmaz’ın oniki yaşındaki oğlu ormandaki yaşamlarından bahseder:

Biz burada kesim zamanında çalışıyoruz. Sonra köyümüze gidip acık dinleniyoruz. Banyo yapıp elbiselerimizi değiştiriyoruz.     En fazla iki gün köyümüzde kalıyoruz. Tekrar buraya geliyoruz. Gelince sabah yedide kalkıyoruz. Ben burada doğdum. Doğum yeri Denizli. Ahmet diye kardeşim var. Ortanca kardeşim. Bir de kız kardeşim var. Onlar Kale’de doğdu.

Burada babalarımız çalışır, kepçe kullanırlar. Ben kepçe kullanmasını bilmiyorum. Kullanasım yok.

Bir gün benim başıma bir olay geldi.    İki tomruğun arasında duruyordum. Ayakkabım tomruğun birinin altında kalmış ben farketmedim.Çıkarmak için vurunca ayakkabının tuttuğu tomruk üstüme geldi kalçama vurdu. O sırada babam tomruk sürütüyordu. Dayım geldi ve beni kurtardı. Yaptığımız tehlikeli iş    . Ekmek paramızı zor kazanıyoruz.

Bu sırada çalışanlar dinlenmektedir. Süleyman bir çam ağacına yaslanarak oturmuş çay içmektedir. Hemen karşısında eşi, yakınında da oğlu vardır. Önlerinde çamdan kesilmiş bir sehpa vardır. Diğer çalışanlarla sohbet edilir. Yaptıkları işin zorlukları, sorunları ve kazançlarının yetersiz olduğu konusunda sohbet edilir.

Sahne 10 (SÜLEYMAN YILMAZ’IN MESLEĞİ TANITMASI)

KATRAN ÇIKARMA TESİSİ/DIŞ/GÜN

(SÜLEYMAN YILMAZ, EŞİ,KÜÇÜK KIZI MERVE)

Süleyman Yılmaz, katran çıkarma tesisinde katrancılıkla ilgili bilgiler veriri.

Süleyman Yılmaz konuşmaya başlar:

İsmim Süleyman Yılmaz. 1980 doğumluyum. Katran çıkarma  mesleğini beş senedir yapıyorum. Bu mesleği yapmak için önce büyük iş makineleri getirttik. Silindir şeklindeki kazanların yerlerini kazdırdık ve kazdığımız yerlere kazanları oturttuk. Oturttuktan sonra kanallar yapıldı. Kenarlara taştan duvar örüldü.Çalışma alanının üstü tahta ile örtüldü.

Silindir şeklindeki kazanlarımızın içine sığacak şekilde dağdan çıralı odunlar kesildi. İhale usulüyle bu odunları satın aldık ve buraya getirdik. Odunları parçaladıktan sonra dik olarak kazanların içine döşüyoruz. Dik olarak döşememizin nedeni katranın ısınınca akmasını sağlamaktır. Yatık koyunca katran akmaz. Katran akmaya başlayınca borular ve kanallar vasıtasıyla havuza gelir. Biz de oradan katranı alırız. Katran bu haliyle kullanılamaz. Önce büyük depolara aktarırız. Daha sonra tekrar kaynatarak bir daha yoğun hale getiririz. Yani katran biraz daha katılaşır. Biz katranı hammadde olarak üretiyoruz. Katran çamın özüdür .Çıralı ağacın özüdür. Yani çamın kanıdır. Ürettiğimiz ürünü hammadde olarak fabrikalara veririz. Fabrikalar katranı işleme alarak her türlü ürünü üretirler.

Katran işine dağlarda odun keserek, odun istifleyerek özenerek başladık. Yani orman işinde, odun işinde çalışarak geldik. Ama bu meslek yorucu ve sıkıcı bir meslek. Aile olarak çalışıyoruz. Başka bir eleman ya da işçi çalıştırsak bizi kurtarmaz. Herkesin yapabileceği bir iş değil.

Kazanç nasıl oluyor derseniz, tabii her işin bir kazancı olmalı. Biz buradan ancak kendi emeğimizin karşılığını alıyoruz. Büyük bir kazanç yok. Hammadde olarak ürettiğimiz için bize kazancı yok. İşleyerek satamıyoruz. İşleyemiyoruz.  Katranı büyük firmalar işlediği için bize kazanç az düşüyor. Bizim sorunumuz  bu.

İşin zorluğuna gelince önce dağda odunu kesiyoruz. Belli boylara göre kesip, dağdan indirip istifliyoruz. Daha sonra da ihale ile bu odunları satın alıyoruz. Kamyonlara yükleyip yakma alanına getiriyoruz. Burada tekrar yakacak boyutlarına göre parçalıyoruz. Silindir şeklindeki kazanlara yerleştiriyoruz. Yaktıktan sonra bu kez de kömür ve küllerini temizliyoruz. Kömürleri çuvala koyuyoruz. Kamyona yükleyip alıcının adresine götürüp orada istenen şekilde istifliyoruz.Yani odun defalarca elimizden geçiyor. Yani odun nerdeyse bizimle geziyor.

Pazarlamada kömürde sıkıntı yok ama katranda var. Katran piyasası ölü. Eskiden katrana rağbet vardı. Çünkü hayvancılık yaygındı. Çobanlık demek katran demekti. Çobanın ilacı katrandı eskiden. Şimdi ise sadece sanayide kullanılıyor.O da çok değil.

Eskiden yaylalarda, obalarda, köylerde evlerin, çadırların çevresine yılan, böcek gelmesin diye katran kullanılırdı. Şimdi ise sanayi  ilaçlarıyla korunuluyor. Onun için katran ihtiyacı biraz daha azaldı.

Ama yine de katran sakız haline getirilerek ağaçların aşılanmasında macun olarak , ayrıca bel ağrılarında da ısıtılarak yakı olarak  kullanılıyor.

Denizli Beyağaç için en verimli şey çam ağacıdır. Çam ağacından her şeyimizi yapar, her ihtiyacımız karşılarız. Katranımızı, yakacak odunumuzu , kerestemizi çamdan elde ederiz. Bizim önemli bir gelir kaynağımızdır.

Süleyman bir eline çıralı bir çam odunu alarak açıklamalarına devam ederken eşi ve küçük kızı da yanında oturmaktadır.

Süleyman:

Bazıları ekmeğini taşın suyunu

sıkarak kazanır. Biz de çam ağacının suyundan, reçinesinden yani büyük efsanelere göre çamın kanından ekmeğimizi çıkarıyoruz.

Bu katran mesleği tamam bitti ama bizim yapabileceğimiz bir iş yok. İmkanımız yok . Bildiğimiz tek iş bu. Alışmışız. Mecburuz. Başka bir iş yapamayacağız. Dibinden bunu görmüşüz. Elimiz buna  yatıyor. Bir nevi alışkanlık artık bizimki. Hobi gibi devam edeceğiz artık.

Kararma

Sahne 11 (KATRAN KAZANININ TEMİZLENMESİ)

KATRAN TESİSİ/DIŞ/GÜN

(SÜLEYMAN YILMAZ, EŞİ,KÜÇÜK KIZI MERVE)

Süleyman ve eşi katran kazanını temizlemeye başlarlar. Önce kazanın üzerini örten 1,5-2 metre çapındaki kalın saç kapak kaldırılarak kazanın üzeri açılır. Kapak yan tarafa bir yere dayanır. Kürekle kapağın etrafı dikkatle temizlenir. Kapağın hava almasını önlemek için kullanılan topraklar ortamdan uzaklaştırılır. Üstten kazanın içine kova ile su dökülerek temizlemeden önce toz çıkması önlenir. Kazanın içine bir merdiven indirilir ve Süleyman merdiveni kullanarak kazanın içine iner. Eşi küreği Süleyman’a verir. Süleyman kazanın dibindeki kömürleri bir çuvala koyar ve kül kalıntılarını dikkatli bir şekilde süpürerek temizler. Kömür ve diğer pislikleri koyduğu çuvalları eşine uzatır. Eşi kazanın  yıkanması için birkaç kova su getirir. Süleyman kazanı iyice yıkar.

Kararma

Sahne 12 (KATRAN KAZANININ ODUNLARLA DOLDURULMASI)

KATRAN TESİSİ/DIŞ/GÜN

(SÜLEYMAN YILMAZ, EŞİ,KÜÇÜK KIZI MERVE)

Süleyman daha önce temizlemiş olduğu katran kazanına girer. Süleyman’ın eşi daha önce yakılmak üzere parçalanıp hazırlanan çam odunlarını kucaklayarak eşine verir. Süleyman eşinden aldığı odunları kazanın içine dik olarak sıralamaya başlar. Bu işlem kazanın dibinden ağzına kadar devam eder. Yaklaşık 700 kg odun bu şekilde yerleştirilir.

Bu esnada Süleyman’ın beş yaşlarındaki küçük kızı eline aldığı bir balta ile bir çam odununu parçalamaya çalışır.

Süleyman:

Şimdi kapağımızı kapatıyoruz. der.

Eşinden yardım ister.Eşinin yardımı ile kazanın büyük saç kapağını kapatırlar. Bir kürek alarak  kapağın etrafındaki boşlukları toprakla iyice kapatır.

Süleyman’ın küçük kızı elinde bir oyuncak ile oynarken görülür.

Süleyman’ın eşi, çam odunlarının parçalandığı alandaki küçük odun parçalarını, katran kazanını tutuşturmak için kullanmak amacıyla toplar ve bir el arabasına doldurur. Daha sonra kazanın alt kısmında ateş yakılacak olan yere getirir.

Süleyman, kazanın alt kısmında kapak şeklinde örülen yakma alanına gelir. Biraz odun ve toplanan küçük parçaları kapaktan içeri kazanın etrafına sıralar. Kızına seslenir:

Merve! Ateş. Çakmağı bana getir.

Merve koşarak bir çakmak bulur ve babasına verir. Süleyman :

Abu kızıma. Teşekkürler

Merve koşarak annesine gider ve ona sarılır.

Süleyman, çakmak ile elindeki çıraları tutuşturur ve kazanın çevresindeki odunları yakar. Ateşi güçlendirmek için odun kütüklerini atmaya başlar. Sonuçta kazanın etrafında çok güçlü bir ateş yanar. Süleyman:

Bu işin zorluğu da burada. Alevlerle dans ediyoruz. Alevler de bizimle dans ediyor. Çok zor bir iş. Yorucu.

Süleyman ateşin yandığı yerdeki kapıyı bir adet saç levha ile kapatır. Daha sonra da ateşi güçlü tutmak için odun hazırlamaya devam eder. Ağaç kesim motoru ile büyük odunları keserek daha küçük hale getirir.

Bu sırada Süleyman’ın ortanca  oğlu evin önünde yuvarlak bir saç ile çevrilmiş  olan yerde ateş yakar.

Merve ise boyundan büyük bir bisiklete binmeye çalışır. Bir süre bisikleti sürmek için mücadele eden Merve bundan sıkılmış olacak ki bir tencere, tabak, bıçak ve birkaç elma alarak yemek yapma oyunu oynamaya başlar. Elmaları küçük parçalar halinde tencereye doğrar.

Süleyman’ın oğlunun yaktığı ateşin üzerine dışı isten kararmış, ağzı dar, dibi geniş bir kap ile su konmuştur.

(Bu sırada Süleyman odun parçalamaya devam etmektedir)

Su iyice ısınır ve fokur fokur kaynamaya başlar. Süleyman’ın eşi bir çaydanlığa çay koyar ve kaynayan su ile çay demler. Çay demini alınca ailecek bir masaya oturur ve çay eşliğinde ekmek, peynir, bisküvi,domates vs.ile öğle yemeklerini yerler.

Kararma

Sahne 13 (KATRAN KAZANINDAN BUHAR GELMEYE BAŞLAMASI)

KATRAN TESİSİ/DIŞ/GÜN

(SÜLEYMAN YILMAZ, EŞİ,)

Altta yanan güçlü ateşin ısıtması sonucu katran kazanındaki çam ağaçlarından çıkan buhar kazanın üst kapağından ve alttaki katranın geleceği oluktan çıkmaya başlar.

Süleyman:

Sabah saat yedide odunlarımızı döşeyip yaktık.Saat şu an onbuçuk. Buhar gelmeye başladı. Bir iki saat sonrada yavaşça katranımız gelmeye başlayacak. Ve katran havuzumuza akacak.

Yaklaşık olarak kazana 600-700 kg kadar çam odunu koyduk. Ne kadar katran çıkar? Odunun çıra durumuna göre ortalama 100 kg. kadar katran çıkar.

Sahne 14 (KATRAN KAZANINDAN KATRAN GELMEYE BAŞLAMASI)

KATRAN TESİSİ/DIŞ/GÜN

(SÜLEYMAN YILMAZ, EŞİ)

Buharın gelmesinden iki saat sonra ilk katran kazandan çıkan oluğun içinden gelmeye başlar.

Süleyman:

Sabah döşediğimiz odunların ısınması sonucunda katran, yani çamın kanı ağır ağır çıkmaya başladı. Emeğimizin karşılığını yavaş yavaş almaya başladık. Bunlar ilk damlalar.Biraz sonra daha da hızlanacak ve bu havuzu dolduracak.

Bu sırada katran yoğun bir şekilde havuza akmaya devam eder. Süleyman ise eline aldığı  bir çubuk ile  katranın akmasına yardımcı olur, önündeki engelleri temizler. Katranın akışına bağlı olarak çıkan buhar da artar.

Sahne 15 (KATRAN ÇIKARMANIN BİTMESİ)

KATRAN TESİSİ/DIŞ/GÜN

(SÜLEYMAN YILMAZ, ORTANCA OĞLU AHMET)

Saatler sonra damıtma işi sona erer. Süleyman eline aldığı bir ağaç parçasını katran havuzuna daldırır ve soğuduğu için daha da yoğunlaşan katrandan bir parçasını yukarı kaldırır. Katran yoğun bir şekilde olduğu için ağaca yapışır .

Süleyman:

Bu da bizim katranın katı hali.Sıcakta eriyor tabii. Bu şekilde olduğu gibi.

Katran Süleyman’ın elindeki ağaç parçasından büyük parçalar halinde çok yavaş olarak uzayarak aşağı düşer.

Süleyman:

Katran bu. Ağacın özü. Çamın kanı.

Kararma

İKİNCİ BÖLÜM

SAHNE 1 (AVCI)

ÇAMLIK BİR ALAN, DIŞ, GÜN

(AVCI HALİL İŞBİLEN VE ARKADAŞI)

İki avcı, çamlarla ve çalılarla kaplı bir alanda oturmuş sohbet ediyorlar. Üzerlerinde kamuflajlı avcı kıyafetleri, ayaklarında lastik çizmeler, ellerinde av tüfekleri , başlarında şapka var. Avcının birisi gözlüklü. Gözlüklü avcı:

Ben Balıkesir Savaştepe’den emekli öğretmen Halil İşbilen. Yıl  çok kesin olmasa da 1978 ya da 1979. Rahmetli dayımla ava gittik. Avlandığımız bölgede belli tür kuşlar var. Onları biliyoruz. Bir ara dayım heyecanla “gardaş guzusu geliyor” diye bağırdı. Havaya baktım. Yükseklerde tek bir kuş uçuyor. İki numara saçma ile ateş ettim. Kuş yere düştü. O an bilmiyordum. Dayıma “bu ne kuşu” diye sordum. “Kardeş Kuzusu bu” (Gardaş guzusu) “yani yabani güvercin” dedi. Halk adıyla  “tahtalı” denilen kuş.Kuşu eve götürdüm. Yemek için temizlerken sağ veya sol kanadında bir yara gördük. Yaralı yerin tüylerini temizleyince yaranın üzerinde çam reçinesi (akma) gördük. Dayıma “bu nedir” diye sordum. “Bu kuş yaralanınca, yarasını iyileştirmek için çamın akmasını (reçinesini) kullanmış” dedi. Bana göre acıklı bir olaydı bu. Avcılığı bırakmamın nedeni belki de bu olaydı.

Avcı Halil İşbilen, yanındaki arkadaşına başından geçen başka bir olayı anlatıyor.

Küçükşapçı’dan inince bir değirmen vardı.Biz o değirmenden inip karşıdaki av bölgesine girince çamlarda bir hayvan sürtünmesi olduğunu gördük. Arkadaşlar şu hayvan , bu hayvan diye tahmin yürüttüler. Sence bu hangi hayvan olabilir?

İkinci avcı:

Bu ağaçları domuzlar dişleriyle yaralayabilir. Domuzun yaraladığı yerden çam sakızı yani reçine çıkar. Domuz bir şekilde yaralanınca yaranın üzerine sürtünmek suretiyle  o reçineyi sürer. Böylece yarayı iyileştirmek ister.

Kararna

SAHNE 2 (ARICI)

ÇAMLIK BİR ALAN, DIŞ, GÜN

(ARICI ENVER DÖNMEZ)

Arıcı yoğun çamların olduğu bir alanda, arı kovanının birinin üzerinde oturmaktadır. Üzerinde kumaş pantolon, kısa kollu bir tişört, siyah bir ayakkabı vardır. Gözlük kullanmaktadır.

Ben Balıkesir ili Bigadiç ilçesinden emekli öğretmen Enver Dönmez. Uzun süredir arıcılık ile uğraşıyorum. İlkbaharda arılarımızı çiçeklerin bol ve çeşitli olduğu yerlere götürerek çiçek balı alıyoruz. Çiçeklerden balı aldıktan sonra yaza doğru arılarımızı çam bölgesindeki alanlara çam balı almak için götürüyoruz. Çam ağaçlarında sarı sarı böcekler vardır. Bu böceklerin salgılarını arılar bala çeviriyorlar. Ve biz bu çam balını piyasada değerlendiriyoruz. Bu balın değerli olmasının nedeni de kışın donmamasıdır.

Arıcının konuşması sırasında arka planda arı kovanları ve çamlık ayrıntılı olarak gösterilir.

Kararma

SAHNE 3 (TESBİH USTASI)

BİR EVİN BAHÇESİ, DIŞ, GÜN

(TESBİH USTASI METİN KARAKUŞ)

Metin Usta, atölye olarak kullandığı evinin bahçesinde bir ağacın altında ağaç bir sandalyede oturmaktadır. Üzerinde kumaş pantolon ve kumaştan kısa kollu bir gömlek, başında şapka vardır.

Ben tesbih ustası Metin Karakuş. Yirmiyedi yıldır bu işle uğraşıyorum. Konusu çam olan bu belgeselin  içinde yer almam da tesbih malzemesi olarak değer verdiğimiz kehribarın bu hikayenin içinde olmasıdır. Kehribar Farsça kökenli olup “kiribar”(kahruba) sözcüğünden alıntıdır. Samankapan veya kir ve barı toplayan madde anlamında  (Fosilleşmiş reçineden oluşan sarı madde) Osmanlıcaya geçmiştir. Tesbih malzemesi olarak da bu işe merek saran insanlarımızın, kolleksiyonerlerin  eskiden beri gözde öge olarak öne çıkardıkları bir üründür. Esas itibariyle kehribar kozalaklı ağaçların sakızlarından, bunların fosilleşmiş, taşlaşmış  halinden oluşur. Dünyada Baltık yöresinde çıktığı biliniyor. Dominik, Meksika ve Tibet Dağlarında az miktarda olduğu biliniyor. Baltık yöresinde kehribarın oluşumu için, elimizde bir numune var.

Metin Usta bu sırada eline birkaç adet düzgün olarak kesilmiş, birbirine dokununca taş sesi gibi ses çıkaran kehribar alarak gösterir.

Bu taş şeklindeki kehribar ancak elli milyon yıl önceki çamların gövdesinden akan sakızdan yani reçinesinden meydana geliyor. Ben bunu meslek bilgisi olarak böyle dilimler haline getirip, tornalama marifetiyle böyle tespih taneleri, ardından imamelerini yaparak bunu tespihe dönüştürüyorum.

Bu sırada Metin Usta eline kehribardan yaptığı beyaz bir tespih alarak gösteriyor.

Tespih Türk İslam kültüründe inanç ögesi, dua tanesi olarak algılanır ve insanımızın değer verdiği bir eşyadır.

Metin  Usta bu kez çok düzgün olmayan ama saydam bir parça daha alarak onu tanıtmaya başlar.

Bu malzemenin Meksika’da yirmi milyon yıl önce oluşan şekli de elimdeki bu saydam taştır. Bundan yapılan tespih de su damlası şeklinde saydam olacaktır. Kehribar  hakkında  söyleyebileceğimiz çok şey olmakla birlikte Osmanlı zamanında gelin kızların çeyizlerine bir tane kehribar kolye konulduğunu bilmekteyiz. Bu da insan vücudundaki elektriği dengeleyen bir unsur olarak guatr hastalığının sigortası  olarak bilinir. Elinde kehribar tespih taşıyan insan da sinirden azadedir. İnsan vücudundaki fazla elektriği nötrolüze ettiği bilinir. Belli sürelerde kehribarın, kehribar kolye veya tespihin kuru ağaç üzerine bırakılarak  yüklendiği fazla elektrikten arındırılması gerekir.

Metin usta eline iki tür kehribar alarak konuşmasına devam eder.

Elimizde iki adet numune var.Birincisi Baltık menşeli bir numune. Baltık kökenli kehribarlar için elli milyon yıl önce oluştuğu söylenmekte. Fosilleşme sürecinde tamamen rutubetinden arınmaktadır.

Bu arada elindeki Baltık kehribarlarını birbirlerine vurup ses çıkartır.

Bunun sonucunda taşa dönüşmektedir.

Metin Usta başka bir kehribar parçasını eline alır.

Meksika ve Dominik’te çıkan kehribarlar ise şeffaftır. Bunların oluşması için de yirmi milyon yıl gerekmektedir. Rutubet bakımından Baltık kehribarı kadar taşa yakın değildir. Biraz daha plastik tarzı bir yumuşaklık var. Bu da yaşının genç olmasından kaynaklanıyor.

Kehribarların oluşma sürecinde ağaç üzerinde bulunan küçük hayvancıkların sakıza yapışmasıyla günümüze kadar intikal ettikleri görülmüştür. Dolayısıyla kehribar fosil taşıyan ve onu koruyan en önemli maddedir.  Bunların içinde sinek, akrep, arı, karınca gibi böcekleri bulmak mümkündür. Daha ziyade görsel unsurlar olduğu için müzelerde insanların seyir ortamlarında teşhir edilmektedir.

Bizim konumuz olan malzemeler daha ziyade temiz, nezih görünümlü, içerisinde herhangi bir fosil artığı  taşımayan maddelerdir. O nedenle fosil taşıyan kehribarlar bizim ilgi alanımızın dışındadır. Tespih ustası olmam hasebiyle ben sadece tespih işiyle uğraşıyorum. Kehribardan kolye de, küpe de yapılıyor. Yüzük te yapılıyor ama o iş benim alanımın dışında.

Kararma

SAHNE 4 (FOSİL TAŞIYAN KEHRİBAR FOTOĞRAFLARI)

MÜZE , İÇ, GÜN

İçinde sinek, böcek vs. olan  yaklaşık 25  kehribar fotoğrafı  5 saniye ara ile gösterilir.

Kararma

SAHNE 5 (KOLLEKSİYONER)

EV , İÇ, GÜN

(FETHİ ÖZDOĞAN, KIZI,TORUNU)

Bir evin salonu. Üçlü bir koltukta Fethi Özdoğan oturmaktadır. Üzerinde Kumaştan bir pantolon, bir gömlek, boynunda  iple bağlanmış bir gözlük vardır. Oturduğu yerin önündeki sehpada   kehribardan tespihler, küpeler ve kolyelerden oluşan ürünler vardır.

Ben emekli matematik öğretmeni Fethi Özdoğan.1955 yılında iki gözlü toprak bir evde doğmuşum Kozağaç Kasabasında.

Eline bir reçine parçası alır.

Elimde gördüğünüz bu çamın kanı veya çamın gözyaşı. Bazı halk arasında da reçine, kürke, akma denir. Ama ben genellikle reçine değil de çamın kanı veya çamın gözyaşı demek istiyorum. Sebebi de şu: Çam bir yara aldığı zaman yarasını kapatmak için bu salgıyı salgılar. Yani çamın kanını akıtır. Veya yarasından dolayı gözyaşını akıtır. Bu şekilde yara üzerinde yumruk kadar veya daha büyük salgılar oluşur. Ve yara kapanır.

Yıllar sonra dünyanın değişmesinde bir depremde, çökmede yer kabuğunun değişmesinde ağacıyla beraber otuz kırk metre veya daha derinlere gömülür. Orada basınçla sertleşir ve kehribar özelliğini alır. Taşlaşır yani fosilleşir.

Çam reçine salgıladığı zaman üzerine sinekler konar, karıncalar gelir. Kelebekler gelir. Tabi bu yapışkan bir madde olduğu için böcekler buradan kurtulmaya çalışır. Kurtulmaya çalışırken bacakları kopabilir, antenleri kopabilir, kanatları kopabilir. Bazı yerlerde sahte kehribarlar yapıyorlar. Plastik maddenin içine karınca koyuyorlar, kelebek koyuyorlar ve bunu fosilleşmiş diye milleti kandırmaya çalışıyorlar. Aslında net görünen, içinde net böcek görülen bir fosil varsa mutlaka sahtedir. Buna dikkat etmek lazım.

Benim elimdeki aslında bir çam sakızıdır. Reçinedir. Ama tespih yapan ustalarda fosilleşen kehribar bulabiliriz. Bazı yerlerde de satılıyor ve tespih yapılıyor. Beni de tespih koleksiyonculuğuna yönlendiren şey kehribar tespih kokusudur. Çocukluğumdan beri bu kokuyu unutmadım. Hep içimdedir. Hep merak ederdim içimdeki bu tespih kokusu merakı nerden geliyor  diye. İlk tespihim de şu kehribar tespihimdir.

Eline açık kahverengi bir tespih alarak gösterir.

Bu tespih 1975 yılında dayımdan hatıra kaldı. Çok tutkun baktığım için dayım bana bu tespihi hediye etti. Tespih kokusunu ben evelceden de bildiğim için bu tespihi koklardım. Böyle koklardım.

Tespihi iki elinin arasına alarak burnuna götürür ve koklar.

Ama bu kokunun bana daha önceden nerden geldiğini çok merak ettim. Hatta babama “ ben bu kokuyu daha önceden alıyordum, sen bir şey diyebilir misin” falan dedim. Babam şöyle bir düşündü. “Valla oğlum bilemiyorum ki nerden aldın, nasıl aldın.”

Birgün parkta oturuyoruz babamla beraber. Bir adam yaklaştı yanımıza. Ben o adamı tanımıyorum. Selam verdi. Babam adamı görünce güldü, ayağa kalktı, kucaklaştılar. Eskilerden konuştular. Adam “ ben senin için bir masa yapmıştım cevizden. Sandalyeleri yaparken küçük bir çocuk vardı.Oğlun vardı. O hep yanıma gelirdi. Ben de oyalansın diye kehribar tespihimi ona verirdim. O da oynardı. Erik zannedip ağzına alırdı. Yemeye çalışırdı” diye anlattı. O zaman benim gözlerim parladı. O çocuk bendim ve yıllardır merak ettiğim tespih kokusunun nereden geldiğini öğrendim. Bu kokudan dolayı bende bir tutku oluştu ve kehribar tespih kolleksiyonu yapmaya başladım.

Bilhassa  yeni ustaların değil de Osmanlı kehribarlarını toplamaya çalışıyorum. Burada gördüğünüz tespihlerin hepsi Osmanlı kehribarındandır. Şimdiki ustaların yaptıkları harika tespihler ama bana göre Osmanlı kehribarları daha güzel. Ben bunları seviyorum. O ilkel şartlarda sadece el yapımı, elektronik cihazlarla yapılmış ürünler değil. Esas antika değeri olan tespihler el yapımı olanlardır. Çünkü el yapımı tespihi aynen bir daha yapmak mümkün değildir. Şimdiki ustalar CNC makinelerine tespih tanelerinin boyutunu giriyor, tıkır yapıyorlar. Bunlar da sanatın dışına çıkıyor. Esas sanat el yapımı olan tespihlerdir. Bunlar hep elle yapılmıştır. El emeği göz nurudur. O zaman yapılan tespihler beş gün, on gün hatta kitaptan okuduğuma göre on yılda tamamlanmıştır. Şimdi ise beş ya da on dakikada yapılmaktadır.

Kehribar tespihlerin değişik renkleri vardır. Genellikle en çok sarıdan koyu kızıla kadar renk tespih bulunur. Tespih ilk yapıldığında açık sarı renkte olur. Şu şekilde.

Eline açık sarı bir tespih alır ve yukarı kaldırarak gösterir.

Bunlar organik bir madde olduğu için zamanla gerek ışıktan, gerek tabiat şartlarından bu sarı renk kızıla doğru dönüşür.

Sarı tespihin yanına kızıl bir tespih alarak ikisini birden gösterir.

Eline siyah bir tespih alır

Mesela nadir bulunan bu siyah kehribar tespih. Neden nadirdir? Çünkü rengine göre yaş almıştır. İlk yapıldığında şu sarı tespihin rengindeydi. Hatta daha açık sarı renkteydi.

Sarı bir tespih alarak siyahla birlikte gösterir.

Işığı gördükçe sarıdan kızıla ve koyu kızıla, sonra da siyaha dönüşür.

Eline tonları farklı iki kızıl tespih alır.

Mesela şu elimdeki koyu kızıl tespih diğer  kızıl tespihe göre yaklaşık yirmibeş yıl daha eskidir.

Eline bir tespih alarak çekmeye başlar.

Ben elime bir tespih aldığım zaman aklıma çam gelir. Çamın kanı gelir. Çamın gözyaşı gelir. Reçine gelir. Akma gelir. Kürke gelir. Sorguç gelir. Bunlarla birçok anılarım da oldu. Geçmiş yıllarda avcılık da yaptım. Bir gün Tefenni Bezirgan taraflarında avlanırken bir keklik vurdum. Kekliğin bir bacağı yoktu. Şaşırdım. Dikkatli bakınca kekliğin yaralı bacağında tespih tanesi büyüklüğünde gri veya siyaha yakın sert bir yuvarlaklık gördüm. Bu yuvarlak cismi bir taşla kırınca içinden ne çıktı dersiniz? Çamın kanı çıktı. Reçine çıktı.

Fethi Özdoğan yanına kızını ve torununu alır. Elinde sarı bir kehribar kolye vardır. Kızının boynunda kehribardan bir kolye, kulağında küpe, torununun her iki elinde yine kehribardan bir bileklik vardır.

Kehribar Rusya’da saraylarda kullanıldığı gibi bizde de bilhassa kadınlarda kolye ve küpe olarak kullanılır.

Elindeki kolyeyi torununun boynuna bağlar.

Ben bunu torunuma bu şekilde süs eşyası olarak takıyorum ama genellikle pek istemiyor. Ama ben onun için saklıyorum. Ayrıca hem sağlık açısından hem de çocukların gelişmesi açısından bizim gelenek ve göreneklerimize göre takılmış.

Ayrıca kızıma da kolye hediye ettim. Bu da Baltık kehribarı. Küpeleriyle beraber.

Kızının boynundaki kolyeyi ve kulaklarındaki küpeleri gösterir.

Kızım takıyor ama torunum bilmediği için çok benimsemiyor. Yine de arada ona takıp seviyorum

Ayrıca şemsiye saplarında, bayanların çantalarında, sarayların kapılarında çokça kehribar kullanılmıştır. Kehribar her yerimize, evimize içimize kadar girmiştir.

Bu sırada kamera kızının ve torununun kolye ve küpelerini yakın plan gösterir.

Kararma

SAHNE 6 (KÜRKE SÜRME)

ATÖLYE, İÇ, GÜN

(KABAK KEMANE USTASI)

Kabak kemane yapılan bir atölye. Tezgahın üstünde dört beş tane değişik boylarda kabak kemane ve bir miktar çam reçinesi vardır. Usta reçinenin büyükçe olan bir tanesini eline alarak:

Bu kızıl çamın akmasıdır. Biz sarıkeçili yörüklerinde sorguç derler. Sorguç acı sakız yapmada kullanılır. Ayrıca kemanlarda  ses çıkarmak amacıyla yaya sürülür. Aksi halde ses çıkmaz. Reçine sürülmemiş bir yay ile çalmaya çalışırsak…

Usta eline aldığı yayı  kabak kemanenin tellerine sürter. Cızırtılı bir ses çıkar.

Gördüğünüz gibi sağlıklı bir ses çıkmıyor. Şimdi de reçineyi yaya sürelim.

Usta reçineyi (sorgucu) yaya sürer.

Bu şekilde sorguca sürüyoruz. İyice yedirdikten sonra tekrar çalalım.

Usta kabak kemaneyi tekrar çalmaya başlayınca çok net bir ses çıkar. Kabak kemane ile bir türküden küçük bir bölüm çalar.

SAHNE 7 (KÜRKE SÜRME)

EV, İÇ, GÜN

(KABAK KEMANE SANATÇISI UĞUR ÖNÜR)

Kabak kemane sanatçısı Uğur Önür evde uzun bir koltukta oturmaktadır. Elinde bir kabak kemane, sağında ve solunda Teke Yöresi yörüklerinin çaldığı değişik kemane türleri vardır. Sanatçı “Dirmilcikten gider yaylanın yolu” türküsünü kabak kemane ile çalar ve söyler.

Türkünün bitmesinden sonra eline aldığı bir reçine (kürke) parçasını keman yayına sürer. Daha sonra kabak

kemane  ile “Çamdan aldım sakızı” türküsünü çalar ve söyler.

Kararma

SAHNE 8 (ÇAM SAKIZI TOPLAMAYA GİDİŞ)

KÖY, DIŞ, GÜN

(BURDUR MERKEZ KAYIŞ KÖYLÜLERİ)

(Ayşe Ayan (Baharatçı Ayşa), Hatice Özçelik, Nazar Ayan, Ayşe Nur Göz, Aynur Can, Emine Göz, Emine Özdemir, Ümmü Tektaş, Lütfiye Akkurt, Osman Akkurt, Emine Akkurt, Süleyman Akkurt, Ayşe Akyol)

Baharatçı Ayşa bağırarark komşularına seslenir.

Lütfiyeee, Eminee haydiii. Hadin bakaan. Çam sakızı toplamaya gidiyoruz.

Süleyman Akkurt sorar:

Nereye götürüyorsun bunları?

Baharatçı Ayşa:

Çam sakızı toplayacağız, akma toplayacağız Demirli Dağında.

S.A: Allah Allaaaahh.

Ümmü Akpınar:Bulabilsek bari.

Daha sonra çam sakızı toplayacak olan kadınlar ve erkekler hazırlanarak yola çıkarlar. İki kadının birer eşeğe bindikleri görülür. Eşeklerden birini Süleyman Akkurt çekerek götürürken diğerini Ümmü Akpınar götürmektedir. Eşeklerdeki kadınların sırtlarında birer küçük çocuk vardır. Deh, deh diyerek köy içinden çıkarlar ve Demirli Dağına giderler.

SAHNE 9 (ÇAM SAKIZI TOPLAMA)

DEMİRLİ DAĞI, DIŞ, GÜN

(BURDUR MERKEZ KAYIŞ KÖYLÜLERİ AYŞE AYAN, ÜMMÜ AKPINAR,HATİCE ÖZÇELİK )

Çam sakızı toplayan kadınların ellerinde birer adet plastik kutu, sırtlarında da çuval vardır. Çam ağaçlarının yaralı yerlerinden reçineleri ellerindeki bıçakla kazıyarak alırlar. Bu sırada maniler ve türküler söylenir.

Her kadının reçine toplama anları ve topladığı reçineler ayrı ayrı yakın çekim gösterilir.

Kararma

SAHNE 10 (ÇAM SAKIZI KAYNATMA)

EV, İÇ, AYDINLATMA

(BURDUR MERKEZ KAYIŞ KÖYLÜLERİ AYŞE AYAN, ÜMMÜ AKPINAR,HATİCE ÖZÇELİK, FATMA EROL VE DİĞER KADINLAR )

Ahmet ve Emine Özdemir çiftinin evinin mutfağı. Mutfağın içinde bir odun ocağı var. Kadınlar ocağın karşısında toplanmışlar. Baharatçı Ayşa ocağın solunda, Fatma Erol ocağın sağında yer alıyor.Önlerinde bir örtü serilmiş. Örtünün içinde toplanan reçineler var. Ocak yanıyor. Baharatçı Ayşa’nın sol elinin altında ağzı kırık bir toprak testi var. Baharatçı Ayşa ve Fatma Erol ellerine aldıkları yumruk büyüklüğündeki taş ile örtünün üstündeki kuru reçineleri eziyorlar.

B.A:Ben Burdur Kayış köyünden Ayşe Ayan. Pazarcılık yaparım. Burdur Halk pazarında bu çam sakızını satarım. Gider Demirli Dağından çamlardan reçine toplarız.Burada taşlarla ezerek bu şekilde kaynatırız.

Baharatçı Ayşa bir taraftan da ezilen reçineleri ağzı kırık testiye dolurur.

Bu çam sakızı doğal bir üründür.

Fatma Erol:Benim adım Fatma Erol. Ben de Kayış köyündenim. Arkadaşa yardım ediyorum.

Baharatçı Ayşe içine reçine konulan testiyi yanan ocağın üzerine koyar. Ocak çalı çırpı ile güçlendirilir. Zaman zaman reçine kontrol edilir. Ayşa reçineyi bir ağaç kaşık ile karıştırır. Ateşin çok geldiğini görünce yanan bazı çalıları geri çeker.

Fatma Erol:Acele işe şeytan karışır.

Baharatçı Ayşa, daha sonra yapılacak işlemler için yapılacak şeyleri de planlamaktadır. Komşularına:

Sıcak su var mı? Lazım olacak

Bu arada kadınlar kendi aralarında oğlanlarına gelin adayı bulma arayışı içindedirler. Baharatçı Ayşa oğlu için kız aramaktadır. Köyde de beğendiği bir kız vardır.

Fatma Erol:Biz elçi oluruz Ayşa. Kısmetse olur.

Verirlerse verirler.

B.A:Elçilik yapın bakalım. Belki benim oğlana nasip olur.

F.E:Ben de oğlanı evereceğim de mesleğini eline almasını bekliyorum. Bu arada askere de varsın gelsin.

Bir komşu:Bu sefer de yaşlı derler, everemezsin Fatma.

B.A.Ben oğlanı askere gitmeden evereceğim.

Bir komşu:Everelim aba (abla). Ben bile gelinimi güccük (küçük) aldım. Büyüyüverir oğlanın yanında.

F.E:Ehliyet almak istiyor. Evlenmeyeceğim diyor. Ben evlensin istiyorum da.

Komşular:Evlensin evlensin

F.E:Kız bulun da everelim komşular

Komşular:Bulalım bulalım

Kadınlar bunun üzerine maniler okumaya başlarlar:

F.E:Pişirirler aşını, boyalamışlar kaşını

Bizim köyün kızları pamukta bulur eşini

B.A:Fındıklının salkımı, o kız aldı aklımı

Şu Kayış’ın kızları…..

Bir komşu:Kalenin ardı pınar, yüsem(Yıkasam) ellerim donar

Geç buldum tez ayrıldım,

Yüreğim ona yanar

Trenin ışıkları  şıngırdar kaşıkları

Sür gemici gemiyi kavuştur aşıkları

Bir komşu ağıt söyler:

Mezarlıkta bir gül vardı kurudu

Eller bubasıyla(Babasıyla) el el oldu yürüdü

Benim bubam karatoprakta çürüdü

F.E:Kocakapının kanadı, üstüne bülbül tünedi

Sen gettin (Gittin) de eller bizi kınadı

Yaşlı bir kadın bir uzun hava söyler, bir başkası da eşlik eder

Sabah yeli de eser eser kesilmez of

Güzellerin de ……

Bir güzel sevmeyilen de bir yiğit asılmaz of

Güzellerinde var ömrünü yol eder of

Kara saçını ağ(ak) eder of

Aynı kadın bu defa sağ elinin başparmağını çenesinin altına boğazına bastırarak bir boğaz havası söyler:

Akkoyunum yüz olsun

Gettiği yollar düz olsun

Ben koyunu güdersem

Arkadaşım gız(kız) olsun

Maniler, ağıtlar ve boğaz havalarından sonra sıra kaynayan çam sakızını süzmeye gelir. Üç kadın bir leğenin üstüne bir tülbenti ortası hafif  çukur olacak şekilde tutarlar. Baharatçı Ayşa sıcak testiyi kalın bir bezle tutarak getirir ve süzülmesi için bezin üzerine döker ve bir başka kadın elindeki ağaç parçası ile karıştırmaya başlar. Bu şekilde karıştırarak kaynayan reçine süzülür.

B.A:Çamlardan topladığımız sakızı ezeriz, daha sonra küpün içine katarız. Biraz kaynayıp kıvamını buldu mu süzerek leğenin içine dökeriz. Organik bir ürün olarak satılır bu sakız.

Baharatçı Ayşa  üzerine soğuk su dökerek sakızı toparlamaya başlar. Bu arada bilgi vermeye devam eder.

Mide hastalığına, şeker hastalığına iyi gelirmiş. Buldur (Burdur) Halk pazarında satışa sunuyoruz. Toptancılara, baharatçılara veriyoruz.

İyice kıvam kazanan sakız başka bir kadının da yardımı ile defalarca uzatılıp katlanarak, bir yandan da soğuk su dökülerek son halini alır.

Kararma

SAHNE 11 (YAKI HAZIRLAMA )

EV, İÇ, AYDINLATMA

(BURDUR MERKEZ KAYIŞ KÖYLÜLERİ AYŞE AYAN, ÜMMÜ AKPINAR,HATİCE ÖZÇELİK, FATMA EROL , DİĞER KADINLAR VE ÇOCUK )

Baharatçı Ayşa yakı için gerekli olan malzemeleri (doğadan toplanan bitkiler) ve biraz katranı önündeki bir bez parçasının üzerine koyar. Bir parça da çam sakızı koparır, ezer ve diğer bitkilerin üzerine koyar. Karın ağrısı gibi rahatsızlıklara karşı çocuk yakının üzerine yatırılır ve bağlanır.

SAHNE 12 (EĞLENCE )

EV, İÇ, AYDINLATMA

(BURDUR MERKEZ KAYIŞ KÖYLÜLERİ AYŞE AYAN, ÜMMÜ AKPINAR,HATİCE ÖZÇELİK, FATMA EROL , DİĞER KADINLAR)

Bir kadın derin bir tencereyi ters çevirerek önüne alır ve darbuka gibi çalmaya başlar. Bir yandan da oyun havası söyler. Bu arada yerel kıyafet giyen kızlar ve kadınlar ortada oynarlar.

Kararma

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve burdurgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.